|
NERDESİN!!!
Nerdesin,
yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayâllerimizin güvercini,
rüyâlarımızın üveyki? Nerdesin “ba’su ba’del-mevt” imizin müjdecisi? Izdırab
dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk.
Ufkumuzda beliren her karaltıya, “bu O’dur” deyip, “seniye-i vedâ” türküleriyle
yollara döküldük. Guruplara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki;
kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla
teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle
gelip ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya
boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye...
Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esâtîrî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların,
pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan
temiz soluklarınla imdada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen
havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli,
bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semâya inat, sema, “gözlerin kuruması
murat” dediği günden bu yana, zemin bir baştan bir başa çöle döndü. Bizler
uçsuz bucaksız bu beyâbanda gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini
sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir sabr-ı cemil çekerek yeni doğuşlar
beklemeye koyulduk.
Sessizliğin
ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde,
kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık.
Arkasından koşup durmadığımız kâfile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde yoktun!
Karsılaştığımız minare kâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak
kadar irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri
harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda,
kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ıstırap ve acıları, kahramanımızın
coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu..
Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbelâ oldu. Sînemiz, Hüseyin’in
âh u efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilâl arar gibi
yolunu gözlüyor, her yüzde seni hayâl etmek, her çığlıkta senin muştunu
duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!
Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine
sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül
verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için
inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervâz eden
ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefâydın yürektendin..!
Kafdağından ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde
ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân
deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana
getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, “girdik reh-i sevdâya
bize onur, bize gurur lâzım değil” demiştin..!
Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını
bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun
olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan
ediyordun!
Nerdesin
Hubeyb...!
|