NE BİLİYORUZ ?

Prof.Dr.Süleyman YALÇIN

Göz, küçük misket gibi bir yuvarlak... önümde dış dünyaya açık bir ufacık pencere... Bu pencereden kendimizi ve çevremizi dolduran eşyayı görüyor, bu varlık âleminin idrakine varıyoruz.

O âlemde üç değişik tezahür şekli dikkatimizi çekiyor. Çevremizi kaplayan madde, yani cansız varlıklar, cansız maddeden teşekkül etmiş fakat değişik vasıflarla ondan ayrılan canlı varlıklar ve canlıların en mütekâmil şekli olan insanoğlunun biraraya gelmesiyle teşekkül eden cemiyetler, toplumlar.

Bu iki yapıya, yani maddeye ve maddenin canlı hayata dönüşmüş sayısız tezahür şekillerine bakıyorum. Bütün bunlarda adım adım, kademe kademe ayrı bir oluş, düzen ve nizam görüyorum.

Önce temasla varlığını, yumuşak veya sert, sıcak veya soğukluğunu hissettiğim değişik renk ve şekildeki yapılara, cansız maddeye nazarlarımı çeviriyorum. Ve maddenin temel yapısına nüfuz edici bir gözle bakınca orada moleküller, atomlar, protonlar, elektronlar ve nötronlar âlemi ile karşılaşıyorum. Mikrokosmos denen ve çıplak gözün görmediği âlemde belirli istikametlerde dönen, gelip giden, birleşip çözülen parçacıkların hareketlerinde bir düzen, sıra ve nizamın varlığını seziyorum. Duran hiçbir şeyin bulunmadığını, sonsuz bir hareketin şaşmaz kanun ve nizamlara uyarak devam ettiğini farketmek, sanki ilâhi bir musikiye tâbi olarak maddenin raksı gibi görünüyor ve bu düzenden gözlerim kamaşıyor.

Sonra nazarlarımı, gözümün önüne çeşitli yardımcıları koyarak seyrettiğim bu âlemden alıp, üzerinde durduğum ve adına dünya dediğim yer yuvarlağına çeviriyorum. Semaya yükselmiş dağları, denizlere doğru akan suları, buharlaşarak gökyüzüne çıkan ve oradan rahmet olarak yere inen suyun gidiş ve gelişinde de bir düzen görüyorum. Bir birini takip eden mevsimler ve yer yüzünde bir kuşak gibi dolanan iklimlerde, hayatın dallarda varlık neş'esinden çatladığı baharda veya herşeyin solarak çekilip gitmeye hazırlandığı sonbaharda bir ritmi, bir ahengi, bitip tükenmeden tekrarlanan bir nizamı görüyorum: Bu nizam, dünyanın kendi ve güneş etrafında sonsuz kere dönüşünde saatlerin, günlerin, ay ve senelerin tekevvününde daha da açık ve çarpıcı oluyor.

Gözümün küçük penceresi önüne teleskop v.b. âletler koyup gökyüzünü daha yakından müşahedeye yönelince, gördüğüm ihtişam ve onun nizamı beni daha da çarpıyor. Gökyüzünü karanlık gecelerin fenerleri gibi süsleyen yıldızlar arasındaki sonsuza açılmış mesafelerin boşluğu ve mekânda yıldızların aksamayan bir nizam içinde yüzüp gitmeleri karşısında irkiliyorum. Günün veya gecenin belirli saatinde görüş mesafesine giren yıldızlar, usanmadan yorulmadan ve hiç şaşmadan aynı devir ve dolaşımı tekrarlıyor. Bu devir ve dolaşım günlük olabildiği gibi haftalık, aylık, mevsimlik ve yıllık hatta uzun yıllar boyu da olabiliyor. Bu akış ve dönüşteki nizamdan başım dönüyor, şaşkın ve yorgun nazarlarım, kendi bedenime dönüyor.

Ben, yani maddî varlığım, bedenimle canlı varlıklar âleminin en son basamağına çıkmış duruyorum.

Bedenimde ayrı ayrı yapıların varlığı, ilk müşahedem oluyor. Onun dış âlemle hudud bekçiliğini, cild ve mukozalar denen ayrı bir yapı teşkil ediyor. Cild ve mukozaların bu bekçiliği olmasa, beden yapımın, meselâ bir su içine girince eriyip çözülme tehlikesini seziyor ve şu incecik koruyucuda ne büyük hikmetler bulunduğunu açıkça görüyorum.

Bu hudut bekçiliğinde, dış âlemi tanıma ve onunla temasını sağlamada ayrı istikametlerde gelişmiş yeni yapıların duygu uzuvlarının bulunuşu dikkatimi çekiyor. Gözüm, kulağım, dilim, burnum ve cildimdeki temas ile ağrı duygularının ayrı ayrı vazifelerini fark ediyorum. Bu beş duygunun sadece çeşidi değil onlardan vücudumda yerleştirildikleri yerlerinde ayrı bir hikmetini, intizamını anlıyorum. Meselâ gözüm neden ayak baş parmağımda olmamış da tarassut kulesi gibi başımın mahfuz ve nafiz bir noktasına yerleştirilmiş? Dilimin tad duygusu neden barsağımda değil de ağzımda? Kulağım niye damar ve barsaklarımın içinde cereyan eden hayati hadiselerin gürültüsüne değil de dış âlemin seslerine açılmış? Bu oluş, diziliş ve işleyişteki nizamı görmemek mümkün mü? Hele bu oluştâki nizam ve intizam, iş görmedeki ahenk, tek hücreli canlıdan çok hücrelilere, sürüngenlerden memelilere doğru basamak basamak gözlenince, daha da çarpıcı bir düzen, beni büyülüyor.

Böyle bir nizamı, bedenin ayrı faaliyet istikametlerindeki uzuvlarında gördüğüm gibi, bunlar arasındaki çalışma ahenginde de buluyorum. Lokmanın ağıza alınmasıyla bağlayan faaliyet düzeni, santim santim on metrelik hazım kanalının her noktasına işliyor. Kalbim, adalelerimin ihtiyaç duyduğu fazla kanı yetiştirmek için nasıl çırpınıyor. Aynı istikametteki fazla hava ihtiyacı için akciğerlerim, nasıl da körük gibi açılıp kapanıyor. Buna yardım için göğüs kemik ve adalelerim usanmadan nasıl da aşırı bir çalışmaya giriyor. Böbreklerim, vücutta zararlı maddelerin birikmesini önlemek için idrar yapımındaki miktar ve terkibini nasıl oluyor da hiç yanılmadan ayarlıyor? Bu, birbirini tamamlama yönündeki çalışma düzenini görmek, beni ürpertiyor. Bu düzen ve onun ritmi, tek tek herhangi bir hücreye yönelince de aynen devam ediyor. Karaciğer veya böbrekteki bir hücreye dikkatli bir nazarla baktığımda, o ufacık canlı varlıkta merkezi bir idare noktasının, çekirdek yani nüvenin bulunduğunu görüyorum. Bu minicik yapının, hücrenin çevresi ve vücut bütünlüğü ile, onun ihtiyaç durumundan her an haberli olduğunu seziyorum.

Bu tek hücrenin çevresi ile madde alışverişinde olduğunu görüyorum. Bir hücre gibi ufacık bir yapı taşı içinde daha da küçük ve muğlak yapıların varlığı ile bunların yüklendiği hizmet, hayretimi arttırarak beni şaşırtıyor.

Bu hücre veya hücre grubundaki vazife ve şekil kusurları, mevcut nizamın bozulduğu hastalık halleri olarak karşımıza çıkıyor.

Böylece çevremdeki cansız madde, dünya ve yıldızlar âleminde hiç aksamadan işleyen bir nizamı, canlılarda ve özellikle kendi bedenimin uzuv ve hücrelerinde bütün açıklığı ile buluyorum. O halde şaşmaz kanunlar, değişmez kaideler ve bunlara tâbi maddî varlık âleminde olduğumdan şüphe etmiyorum.

Yıldızlar âleminin sonsuza uzanan mekânında bir zerrelik bile yer tutmayan insanoğlu bu esrarengiz âlemde neden bulunuyor? Onun gerçek yeri neresidir? Onun oluş gayesi ve hikmet sırrı nedir? Onun bu isyankâr tabiatı, sınır dinlemeyen hissiyatı zor dizginlenir şehveti, doymak bilmeyen benlik ve nefsaniyeti hangi kanun, bilgi ve nizamla kontrol altına alınabilir? İnsan, bizzat kendisi ve nefsaniyeti hangi kanun, bilgi ve nizamla kontrol altına alınabilir? İnsan, bizzat kendisi ve çevresiyle çatışmadan, varlık âlemindeki düzen ve nizama uygun hayatın modelini yaşayabilir mi?

Bu suallerin eksiksiz ve doyurucu cevaplarını, ne gördüğüm insan cemiyetlerinde, ne de biyolojiden antropoloji'ye, sosyoloji'den hukuk'a kadar değişik ilim kollarında bulabilmiş değilim.

Müşahedemin şaşırtıcı, düşüncelerimin izah ve huzur arayan baskısı ile aradığım cevapları tek yerde, ve sadece İSLAM kapısında buldum. Herşeyi tezatlar arasındaki dengede tutan Büyük Kudret'in insan ve onun çevresindeki zıtlıkları da ahenkli bir dengede tutma formülünü, insana İslâm'la gösterdiğini anladım. Bu sistemde canlı-cansız, insan-hayvan, hayat-ölüm, hayır-şer, ana-baba-çocuk, karı-koca, sıhhatli-hasta, zengin-fakir, işçi-işveren, yolcu-mukîm, dünya-âhiret, beden-ruh ve bu gibi her ne varsa herşeyin yerli yerinde oturtulmuş olduğunu hayretle gördüm. Bedeni ile hayvanî varlıklara eş olan insanın ruhî ve enfüsî yönü ile melekliğe namzet müstesna tarafını sezdim. Onun, yeryüzünde ve gökyüzünde hiçbir varlığın kabul edemediği "İlâhi Emanet" i yüklenişindeki mes'uliyeti ve bu mes'uliyetin onu "Ahsen-i Takvim" sırrına mazhar kılışındaki büyüklüğü veya "Esfel-i SAFİLiN"e düşüşteki dehşeti titreyerek idrak ettim. Ve onun bu hür iradeyi temsil edişi ile isyankâr davranışları, çevremde ve bedenimdeki nizama uymayan hali arasındaki rabıtayı buldum. Alemşümûl nizama uymak gerektiğini, varlık gayesinden sapmadan Allah'a giden başka yol olmadığını idrak ettim.

Gözlerimin önünde ve bedenimin içindeki büyük nizamın ahengine ve bunu yaratana hayranlık ve şükran duyguları ile "Allahuekber" diyerek secdeye kapanıyorum.

 
ana sayfa
kubacami webteam