|
BİR İLKBAHAR SABAHI Selim GÜNDÜZALP Bir ilkbahar sabahı, trenle yolculuk yapıyor ve manzarayı seyrediyorduk. Arkadaşımın bir ara; "İnanır mısın ben bu yaşa kadar ağaçların çiçeklendiğini görmedim" deyişiyle irkildim. Yalan borcu yoktu ama sahiden öyle miydi? Sohbet derinleşince meseleyi daha iyi anladım. Sapık bir ideolojinin bölge sorumluluğu sırasında 4 değil 5 saat, yâni bir saat fazladan uyuduğu için adı ''uykucuya" çıkmış ve bu kusuru (!) sebebiyle de önemli görevlere gelemeden aforoz edilmişti. Vicdanını ve aklını askıda unutmadığından nihayet aradığını bulmuş, inkâr vâdilerinde hayrete düşenler için, en doğru bir rehber olan nurlarına kavuşmuştu artık. Geldiği yol bir bataklıktı. Öyle ki, yine kendi ifâdeleriyle; düşenen, ancak başkalarını da düşürmekle teselli bulacağı bir mezbelelikti... - Biz diyordu, zehirlemekle lezzet alan yılanlar gibi, isyan ve inkârımızı da ancak başkalarına aşılamakla rahatlıyorduk... - Peki dedim, onca delile ve açık gerçeğe rağmen inkâr çizgisine nasıl gelebiliyor insan? Merakımı şöyle giderdi: - Çiçeği göremedin mi iş bitti dostum! Kabukta dolaşan böcek, meyvenin tadını alabilir mi? Biz çiçeği değil, güneşi bile unutmuşuz. Ama güneş, yine aynı güneş, göremeyen biz olmuşuz. Şairin dediği gibi: "Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşuz." Ruhumuzla beraber dakikalarımızı bile satın almış ve düşünmek için, bize vakit bırakmamışlar. Bu sapık yolda durmak, düşünmek, düşünmek ise, düşmek demekti. Herşey önceden yazılmıştı kitaplarda... Papağan gibi aynı şeyleri, içimize sinmeden çaresiz tekrarlıyor ve hergece yorgun girdiğimiz yataktan, ertesi sabah erkenden robot rollerimize yine bürünerek çıkıyorduk. Sözde bütün insanlığın saadeti için hayatımı fedâ ettiğim o günlere yanıyorum. "GEÇEN GÜNLERE YAZIK" diyorum şimdi. İstemeyerek de olsa, karanlığı tanıdığım için, şu andaki aydınlığımın kıymetini daha iyi anlıyorum. Felsefe neden ve nasılların ötesine geçemezken, Kur`an nurlarının bu sorularla beraber en önemlisi "NİÇİN" lere de verdiği cevablarla, büyük bir rahatlık duyuyorum. Allah'ı inkâr ne aklen, ne vicdanen, ne de ilmen mümkün olmadığından, inanmak da bir mecburiyet oluyor. Ya kendiniz gibi aciz insanların fikirlerinin sürüsü ve kölesi haline gelecek, ya da Allah'ın kulu olacaksınız. Seçmekte hürsünüz. - Şu günlerde Allah'ı tanımazlık içinde olanlara ne diyorsun? - Tek kelimeyle acıyorum zavallılara ama dünya bu. İmtihandayız, cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil... Kuru inatla gidenlere, Necip Fâzıl'ın şu sözünü hatırlatmakta fayda var: "- Yok? Diyenlere bir sözüm var: - Siz bana gerçekten yok olan bir şeyi gösterebilir misiniz ki, yok'u ispat edebilesiniz?.. Gösterebilecek olsanız, zaten o şey yok değil, var olur. Gösteremeyince de yok demeye imkânınız kalmaz! Allah'a yok diyebilmeniz ayrıca ispat ediyor ki, O, "Var'ın ta kendisidir" Hakikaten onu dinledikçe, ben de kendisine eşlik ediyor "geçen günlere yazık, yazık etmişsin gönül" diyordum. Ama zararın neresinden dönülürse kâr olacağını da söylüyordum kendisine... Sözü yine o günlere götürdüm. Bir şey daha kalmıştı, onu da sordum: - O zaman için "ölüm" aklına geliyor muydu? dedim. - Şunun doğrusunu söylemek gerekirse hiç aklımdan çıkmıyordu diyerek, sözlerine şöyle devam etti. Bir takvimim vardı, her günün sonunda bir çizik atardım. Ama o çizikleri kâğıttan çok ruhuma kazıdığımı biliyordum. Hayat filmimin hergün bir karesi eksiliyordu. Ebedî bir hayat düşüncesi ile nefes almak istesem, karşıma günahlar çıkıyor, hesap vermek işime gelmiyor ve o an için inkâr kârlı gözüküyordu... Halbuki âhireti kabul etmemekle sineğin ısırmasından kaçıp farkında olmadan yılanın sokmasını kabulleniyordum. İşte bu ruhî sıkıntılar arasında bocalarken, tövbe kapısı el etti ve onu boynu bükük çaldığımda, beni karadan aka geçirdi... İnkâr ve imân arası bir adım bile değil. İnkâr insanı canlı cenaze ediyor, imân hayata hayat katıyor. Ölüm konusu devam ederken "Hüccetül İslâm" adı ile haklı ve büyük bir şöhret kazanmış bulunan İmam-ı Gazalî'nin ölümsüz eserlerinden galiba "El Munkız"daki bir misâlini hatırladım. İnsana, inanan insana, inanmayana ait bütün psikolojik meseleleri en ince teferruatına kadar inceleyen Gazalî, şöyle söylüyordu bu eserinde: "Desem ki, bir başka hayat var, bir âhiret var ve bir hesap günü var". İnanmayan insan, bu sözlerime karşı "Bunlar boş şeyler, boş lâflar dünya bu dünyadır, namaz niyaz neymiş, ben hayatımı yaşayayım" der. Aynı insana "Perşembe günü sarı elbise giymek uğursuzluktur" desem ona da inanmaz, fakat Perşembe günü sarı elbise giymekten de çekinir." Koca Gazali, insan ruhunun derinlerine kadar nasıl da nüfuz etmiş. Çünkü bütün dini haberlerin hiç birisine inanmayan çağdaş kafaların çoğu, yıldız fallarına bâyıla bayıla inanmakta. Evet, madem ölüm öldürülmüyor, kabir kapısı kapanmıyor ve yolculuğumuz oradan geçiyor, öyleyse kendimizi sıkı bir kontrole tâbi tutmamız gerekiyor. Çünkü insanın düşmesi, saatin düşmesine benzemiyor. Ve esfeli sâfilin denilen cehennem çukuruna kadar inebiliyor. Yoldan ve
baştan çıkmamak için W. Foerster'in şu kısa ve gerçek hikâyesini dinleyip
dinletmekte fayda var: "- Eğer tek bir damla dökersen başın kesilecek." Adamın yanına
yalın kılıç iki gözcü verildi, bunlar bir damla yağ dökülür dökülmez kellesini
uçuruvereceklerdi. Geriye döndükleri zaman kral; "- Peki,
şehirde ne var ne yok?" diye sordu. . |
||
|
kubacami
webteam
|
||