ne güzel kumandan...

Mustafa Özşimşek

Müslümanların Bizans'ı muhasaraları, o günkü ismiyle Konstantiniyye'yi fetih gayretleri, Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in meşhur hadis-i şeriflerinin sırrına mazhar olabilmekte gizlidir. Konstantiniyye'nin mutlaka müslümanların eline geçeceğini Rasülüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle haber vermiştir:

"Konstantiniyye (istanbul) elbette fetholunacaktır. O'nu fetheden kumandan ne güzel kumandan, O'nu fetheden asker ne güzel askerdir" (müstedrek:4/422)

Bu övgüye mazhar olabilmek için müslümanlar, asırlar boyu Bizans'ı defalarca kuşatıp, bu cihad meydanında şehadet aramışlardır. İşte İstanbul'umuzda medfun bulunan Ashab-ı Kiram hep bu gaye uğrunda şehid düşmüşlerdir.
Ve nihayet fetih Fatih Sultan Mehmed Han'a nasıp oluyor. 1125 yıllık Bizans'ı tarihin derinliklerine gömen Fatih, henüz 21. yaşını yaşayan bir delikanlıydı...

Bir taraftan Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi devrin en büyük alimlerinden maddi terbiye, diğer taraftan Akşemseddin Hazretleri gibi bir maneviyat sultanından aldığı manevi terbiye ve tedrisatla yetişmişti.

İstisnai dehası, inanç ve imanındaki gücü, fevkalade azmi île hayatının ilkbaharında böyle çetin bir mücadeleye giriyordu. "Ya ben İstanbul'u alırım Ya da İstanbul beni!" diyerek yola çıkan Fatih, balistik hesaplarım bizzat kendisinin yaptığı topları döktürmüş, Bizans surlarını döverek ve kale duvarlarında delikler açarak Bizanslılar'a korku salmasının yanında, kıvrak zekası ve üstün dehasıyla, gemileri dağdan aşırıp Haliç sularına indirmesiyle düşmanlarını şaşkına çevirmişti. Akabinde de İstanbul'u fethederek Rasülüllah Sallellahü Aleyhi ve Sellem'in övgüsüne mazhar olan şanlı dedemiz Fatih, Ayasofya'ya doğru ilerliyordu.

O sırada kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk her yaştan insan orayı doldurmuş, korkuyla gözleri açılmış, ümitsizlik içinde bekleşirken, Fatih'i görünce aman dilercesine secdelere kapandılar. Her tarafı bir ölüm sessizliği kaplamıştı. Belki de düşünüyorlardı ki; barbar olarak tanıdıkları, gözlerini kırpmadan her türlü vahşete imza atarlar diye zannettikleri bu müslüman Türkler, şimdi bizi belki de kazığa çakarlar, diri diri yakarlar ve hepimizi işkenceyle öldürürler, belki de çiğ çiğ yerler bunlar bizi...

Tabii ki onların düşündüğü kesinlikle olmuyor ve Fatih o muazzam kalabalığa şöyle sesleniyor:

-Halkınız! Hepinize söylüyorum ki, şu andan itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda gazab-ı şahanemden korkmayınız.'.. O devirde insanın bilmediği, görmediği, hatta hayal bile edemediği bu olay kalabalığı çok etkilemiş ve:

"Osmanlı'nın sarığını görmek, latin serpuşunu görmekten evladır" demişlerdir.

Çünkü affı, merhameti, adaleti ve gerçek hürriyeti görmüşlerdir. Fatih'de bu dersi, kendisini öven Peygamberi Muhammed Mustafa Sallellahü Aleyhi ve Sellem' den almıştır. Ondan öğrenmiştir.

Peygamberimiz'e her türlü işkenceyi Mekke müşrikleri reva görmüşlerdi. Boykot edilerek alışveriş yapılmamış ve açlığa mahkum bırakılmışı. Bu da yetmemiş, öz vatanından çıkarılmıştı. Gittiği Medine'de de rahat bırakılmamış, bu İslam filizini koparmak için ordular toplayıp üzerlerine saldırmışlardı. Tüm bunlara rağmen Peygamberimiz Sallellahü Aleyhi ve Sellem günün birinde güçlü bir orduyla tekrar kendi vatanı Mekke'ye döndüğünde, oradaki halka her türlü muameleyi yapmaya muktedir iken, hiç kimsenin burnunun bile kanamasına müsaade etmeyerek şöyle buyurmuştur:

"Bu gün size kınama yok. Allah Celle Celalühu sizi affetsin. Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir". (Yusuf-92)

İşte Peygamberinden bu dersi alan Fatih Sultan Mehmed Han böyle davranmakla, İstanbul'un fethinden hiç de kolay olmayan insanın fethini gerçekleştiriyor. Toprağı fethettikten sonra o toprakta yaşayanları fethetmezseniz, bu tek başına yeter mi? Ceddimiz, fethettikleri toprakla beraber orada yaşayan insanların gönüllerini de fethederek asırlarca Devleti Osmaniyye'yi ayakta tutmuşlardır. Peki insanın fethi nasıl olur?

Halkının, hakkına ve hukukuna tecavüz etmeyerek, özgürlük ve hürriyetini kısıtlamayarak ve adilane davranarak mümkün olur!

Fatih dedemiz İstanbul'u fethettiğinde, buradaki halka; Rum'a Ermeni'ye ibadet hakkı tanıyarak, isteyen kiliseye, isteyen havraya, isteyen de camiye gitsin demiş ve kimsenin dinine inancına dokunmamıştır.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın adalet anlayışı ile ilgili bir olay var ki akılları hayrete düşürür. Sultan Fatih bir cami yaptırıyordu. Bu caminin mimarı işinin ehli olan bir Rum'du. Mabed yapılırken kullanılacak mermer sütunları konusunda bu Rum mimar ile Sultan Fatih arasında bir anlaşmazlık çıktı.

Rum mimar, bu sütunları yaparken mimariye uygun olması gerekçesi ile Fatih'in dediği şekilde değil de, kendi düşüncesi doğrultusunda yaptı.

Bunu gören Fatih öfkelendi. Rum mimarın, caminin estetiğini bozmak için böyle yaptığını düşünerek onun elini kestirdi. Eli kesilen Rum, Sultan Fatih'den davacı olmak için kadı Hızır Çelebi'ye giderek müracaatta bulundu. Hızır Çelebi, Rum mimarı dinledikten sonra bilirkişi heyetinden bu meseleyi araştırmalarını istedi. Araştırma ve inceleme sonucunda tesbit edildi ki: Rum Mimar, caminin estetiği bozulsun da kötü gözüksün diye değil, gerçekten de mimariye uygun olsun diye öyle inşa etmiş.

Anlaşıldı ki Fatih haksız. İstanbul ile birlikte nice ülkeleri ve krallıkları fetheden, çağ açıp çağ kapayan Sultan Fatih, sanık sandalyesinde yargılanıyor...

Hüküm Verildi... Kısas'a kısas yapılacak. Rum mimarın elini kestiren Fatih'in de eli kesilecekti.

Rum mimar kararı duyunca şaşkınlıktan neredeyse dilini yutacak, yoksa bu bir rüya mıydı? Kendisi gibi sıradan bir mimar, gayrimüslim olmasıyla beraber, İslam memleketinde, müslümanların padişahı karşısında haklı bulunarak mahkeme kararı lehinde çıkıyordu. Peki bu karara acaba Padişah ne diyecekti? Kendisi ile beraber kadı da gümbürtüye mi gidecekti yoksa?

Fatih büyük bir teslimiyette hükme razı oldu ve "şeriatın kestiği parmak acımaz" diyerek cezaya boyun eğdi.

Bu arada Fatih, kadıya dönüp kılıcını göstererek şöyle dedi:

Ey kadı! Şayet ben padişahım diye korkup haksız olduğum halde lehime hüküm verseydin, vallahi şu kılıçla başını uçururdum!

Kadı Hızır Çelebi'de hemen yanı başındaki asılı olan topuzu göstererek:

Sultanım! Şayet sende Padişahlığını öne sürüp bu İslam mahkemesine saygısızlık etseydin, vallahi şu topuzla müdahele edecektim!..

Bu durumu gören Rum mimar adeta kendini kaybetmiş, yerlere kapanmış, hıçkırıklarla, gözyaşlarıyla ağlayarak diyordu ki:
-Hepiniz şahit olun ki!

Ben davamdan vazgeçiyorum ve bu adalet anlayışı karşısında müslüman oluyorum!..

Bilirkişi heyetinin tarafsız tesbitinden, hakimlerinin adaletine, sultanlarının hükme rızasına kadar her hareketleri payitahtı güçlendirmiş ve Devleti Osmaniye, kılıç ve kalemin gölgesinde yükseldikçe yükselmiş, üç kıta, yedi devlette at koşturmuş ilayı kelimetullahı her bir yana ulaştırmışlardı...

 
ana sayfa
kubacami webteam