|
GURBET
SEMALARI
Osman
Alagöz
Masasının başındaydı. Yapılması gereken resmî
işler vardı. Okulun mezuniyet töreni için bürokratlara ve diğer çevrelere
davetiye gönderilecekti. Hem bu tören ihtişamlı olmalı ve insanların
teveccühünü kazanmalıydılar. Birkaç ay evvel öğrencileri, milletlerararası
fizik olimpiyatlarında altın madalya almıştı. Bu büyük başarıya
lâyık muhteşem bir tören yapılmalıydı.
Yorgunluğunu gidermek için çay istedi;
ilâç kokulu bir çay, dakikaların anlamını pekiştiren... Bu sırada
hayal âleminde, geçmişin taptaze görüntüleri çiçeklenmeye başladı.
Okulunu iyi bir dereceyle bitirmiş, kendisini
seven herkesi de memnun etmişti. Annesinin sevinci ise herkesin
sevincinden daha fazlaydı. Her anne gibi, beşikten öte gurbet yudumlayan
oğluna hasretti annesi.
Babasının ölümü iyice yıpratmıştı annesini.
Bir de ağabeyinin hanımı, hayatı zehir etmişti zavallıya.
Kimseye bir şey söyleyemiyor, acısını, horlanışını
içine atıyordu. Hayatın zehir zemberek yanını, okulunu bitirip
gelecek oğlunun hayaliyle tatlandırıyordu. "Küçük oğlum vefalıdır,
kırmaz anacığını" diyor, "iyi de bir gelin alsam,
onların işlerini de ben görürüm; yeter ki kendileri mutlu olsunlar."
diyerek hayaller kuruyordu. Hayat arkadaşı yaşarken yaptığı tereyağlı,
nane kokulu o güzelim tarhana çorbasının, oğlunun ve inşâllah
yeni gelininin sevecen yüreklerini ısıtacağını düşünüyordu.
Oğlu geldiğinde bir başka kokacak tandırın üstündeki
bazlamalar. Her şey, ama her şey bir başka bakacak onlara,
hayatın dolu yanına. Ve nar çiçekleri erkenden dökülmeyecek artık.
Olgunlaşan narlar, susuzluktan çatlamayacak.
Kendisi, oğlunun hasretine ağlamayacak. Her gece baktığı gökyüzünden
gurbet yıldızları kaymayacak. Hem gelininden gizli gizli dinlediği radyoda,
gurbet türküleri çalmayacak. Güvercinlerin bile ürkeklik dileneceği
anne yüreği, limanını bulmuş bir gemi olacaktı.
Müdür Bey, kapının tıklatılmasıyla kendine geldi.
Çayı getirilmişti. Bir yudum aldı; zihninin yorgunluğuna iyi
geldi. Yeniden geçmişin çağrısına kulak verdi, onu okudu hayal mektebinde.
Diplomasını alıp da döndüğünde, annesi nasıl
da sevinmişti. Öpüyor, kokluyor, bağrına basıyor; sevincinden
ağlıyor, ağlıyordu. Artık oğlu gelmişti. Katı kalpli gelinine mahkûm olmayacaktı.
Küçük oğluyla beraber kalırdı. Annesi böyle
düşünüyordu. Gel gör ki bilmiyordu oğlunun Orta Asya'ya gideceğini.
Ama bir yolunu bulup söylemeliydi. İkna etmeliydi annesini. Burada kendisini
bekleyen bir çift göz vardı; ama oralarda yüzlerce göz kendisini bekliyordu.
Yıllardır esaretin paletleri altında ezilen
soydaşlarına, dindaşlarına yardıma gitmeliydi. Tıpkı ecdadının yaptığı
gibi...
Ama bir fark vardı; artık top, mermi, tüfek
taşınmayacaktı kağnılarla. Yüreklerde sevgi taşınacaktı, çölleştirilmiş
vicdanlara. Kalem taşınacaktı; masa, sıra taşınacaktı. Ve bir de ızdırap
insanının, hocasının, vefa gözyaşları... Onlar için ağlamamış mıydı,
onlar için bayılmamış mıyd kürsülerde? Mutlaka gitmeliydi. Eğer birileri
asırlar evvelinden bu fedakârlığı yapıp buralara kadar gelmeseydi,
hiç yeşerir miydi çöle dönmüş yüreklerimiz?
Annesinin yanına gideli iki üç gün olmuştu.
Artık söylemeliydi annesine, Orta Asya' ya gideceğini. Lokmalar boğazından geçmiyor, düğümlenip kalıyordu.
Birkaç kez niyetlendi, söyleyemedi.
Annesinin o güzel mutluluğunu gölgelemek istemiyordu.
Ama gitmeliydi. Son gün, İstanbul'a gideceği, oradan da Orta
Asya’ya geçeceği günün bir gün öncesi; yüzünde çileleşen kırışıklarıyla,
sıkıntıyla ve ağlaya ağlaya annesinin dizine başını koymuştu. Hıçkırıkları
bitmek bilmiyordu.
"Güzel annem, canım annem, gönlümün sultanı!"
diyor, yine hıçkırıklara gömülüyordu. Sonunda, "gitmem
gerekiyor" sözünü söyleyebildi. "Gitmeliyim anne, Orta Asya'ya
gitmeliyim." Gerisinde neler söylediğini hatırlamadı.
Hatırladığı sadece; annesiyle sarmaş dolaş oluşu, hıçkırıklar ve
gözyaşları...
Tevekkül sahibiydi Güldane Hanım.
"Kaderde bu da varmış, gelinimin eziyetleriyle olgunlaşmak da varmış" deyip, Allah'a sığınıyordu.
Oğlunu İstanbul'a yolcu ettiği gün hiç ağlamamıştı. Kendi elleriyle
hazırlamıştı oğlunun bavulunu. Börekler, sarmalar yapmıştı. Birbirlerini
Allah'a emanet ederek ayrılmışlardı. Annesini, yengesine değil, Allah'a
emanet etmişti.
Uçağa binmeden evvel son kez telefon etmişti
annesine. Fakat o güzel annesi sevincinden ağlıyordu. "Oğlum,
sen gönül huzuruyla git." diyordu. "Bilsen neler oldu. Yengen
elime, ayağıma kapanıyor. 'Anne, ben ettim sen etme' diyor,
etrafımda pervane gibi dönüyor. Oğlum, senin gittiğin günün
akşamı rüyasında Peygamber Efendimiz (sas)'i görmüş. Efendimiz; 'Kayınvalideni
üzme', demiş. Sabahleyin ağlaya ağlaya yanıma geldi. Elime, ayağıma
kapandı. Oğlum, sen güle güle git. Rabbim neylediyse hep güzel
eyledi."
Türkiye'ye ilk dönüşünde de annesi kendisini
münasip biriyle evlendirmişti. "Senin mürüvvetini gördüm
ya, gayrı hiçbir şey istemem" demişti. Sadece "torunum olunca
onun hasretine dayanamam, fırsat bulursanız yanıma gelin",
diyordu. İlk çocuklarının olmasından iki ay sonra da annesinin
yanına gitmişlerdi.
Çayından bir yudum daha aldı. Nasıl da geçmişti
senelik paya düşen dakikalar? Yıllar, acı-tatlı hatıraları
sırtlayıp gitmişti hayat bulvarından. Ülkesinden kilometrelerce uzak bir
yerde insanlığa hizmet etmenin mutluluğu; Allah'ın rızasını
yakalama gayreti ve her günün bir önceki günden kazançlı geçmesi,
elde edilen başarılar, bütün sıkıntıların üstüne bir sünger çekiyordu.
Dışarıdan öğrencilerin cıvıl cıvıl, hayat dolu
sesleri geliyordu. Seslerin birden bağrışmalara dönüştüğünü
duydu. Daha düzensiz, haykırışa benzeyen sesler kulaklarını tırmaladı.
O sırada kapısı hızla vuruldu, içeriye soluk soluğa bir öğrenci
girdi. "Öğretmenim, bir çocuk ikinci kattan düşmüş",
dedi. Gözü karardı, tansiyonu düştü. Başı döndü. Düşecek gibi oldu.
Aman Allah'ım! Nasıl olur? Ya çocuğa bir şey
olduysa... Düşünmek bile istemedi. İnsanlar güvenerek göndermişlerdi çocuklarını.
Sahip çıkamayınca ne derlerdi? Ülkenin ileri gelenlerinin çocukları
da vardı. Ya bir şey olduysa? Ya bunu bahane ederek okulları kapatırlarsa.
Ne zorluklarla açılan okulları...
Sendelemesine aldırmadan, sağa-sola çarparak
dışarı çıktı. Çocukların kümelendiği yere gitti. Müdürlerinin geldiğini gören çocuklar kenara
çekildiler. Yerde yatan çocuğun yanına gitti. Yüzüstü yatıyordu. Yattığı yer kanla kızıllaşmıştı.
Çocuğun başını çevirdi; kanlanmış, tanınamayacak vaziyetteki
yüzü görünce donup kaldı... Kendi çocuğuydu...
Ciğerparesinin kanlı başını bağrına bastı. Nabzını
tuttu, atmıyordu. Hıçkırıklara gömülmüştü baba şefkatiyle. Ama içinden,
"Allah'ım! Ölen ya bir başkasının çocuğu olsaydı? O zaman ne
yapardık?" diyordu.
Etrafında pervane gibi dönüp kendisine
hizmet eden gelini için oya işliyordu, Güldane Hanım Gurbet semalarından kayan melek yüzlü yıldızından
habersizdi. Dalgındı, sol gözü seğirmişti. Farkında olmadan iğneyi eline batırdı. Bir "ah"
sesi yükseldi.
bizler gelmedik kavga için
bizler geldik sevgi için
dostun evi gönüllerdir
gönüller yapmaya geldik |