|
GÜNAH
NE KADAR BÜYÜK OLSA DA... Ahmet
Yatağan
Mekke’nin
fethedildiği gün nice yüzler gülmüştü. Yıllardır ayrı kaldıkları kutsal
beldeye kavuşmanın yanı sıra, bir de Allah’ın Evi’nde buluşmanın verdiği
haz vardı gönüllerde. Bu haz, Beytullah’a girişte ashabın yüzlerinden
okunuyordu. Önde
Kainatın Biriciği Efendimiz A.S., yanında başta Ebubekir R.A. olmak üzere
tüm ashabı...Silah yok, kavga yok, karşı koyma yok... Gönüllerde rahmanî bir huzur
var. Allah Tealâ’nın nazargâhı olan Beytullah’ı tavaf edişte bir edep
var. Bu edepte ise iman etmiş bir kalbin, engellenemez bir teslimiyeti
var: Lebbeyk...
Allahümme lebbeyk: Buyur Allahım!.. Buyur Allahım!.. Ama
Mekke fethedildiği gün yine nice yüzler gülememiş, bu güzelliğe gözleri
bile dayanamamıştı, Bu yüzden yer ve gök dar gelmiş; ihtimal, ‘Muhammed
artık bizden intikam almak için, hem ibret-i âlem olsun diye bizi Mekke’nin
ortasında astırır’ düşüncesiyle pek çok Mekkeli müşrik şehri terk etmişti. Sevgiden
mahrum insanlar o sıcak yüreğin, o gönülden süzülen bir tek tebessümün
değerini nereden bilebilir? “Muhammed Allah’ın Rasulüdür.”[1]
diyemeyenler, ezelden ebede kadar ilâhî nur taşıyan o rahmet peygamberini
nasıl bulabilir?!. İşte
o gün bu şehirden kaçmıştı Vahşi b. Harb... Kaçmak
onun için bir çareydi belki de. Ne var ki Allah’ın rahmeti sonsuz. İnsan
tertemiz bir ruh halinde yaratılmışken, nefsi tarafından aldatılmış, kandırılmış
ise eğer, insanın kendisine değil, taşıdığı kötü sıfata karşı konulur.
Bu yüzden olmalı; günah işleyen değil, günahında ısrar edip tevbe etmeyen
ateşe çağrılır. Vahşi
b. Harb köleydi. Bedir savaşını kaybeden Kureyşliler ona kölelikten nasıl
kurtulabileceğini söylediler: -
Ya Hamza’yı veya Ali’yi yahut Muhammed’i öldür, hürriyetine kavuş!.. Hürriyetin
anlamını, köleliğin ne olduğu bilen anlar. Vahşi b. Harb aklına koymuştu
bir kere. Kurtulmalıydı bu kölelikten... ŞEHİTLERİN EN DEĞERLİSİ Ve
Uhud Harbi... Her anı ibretlerle dolu muharebe. Teslimiyetin fert fert
gösterildiği ve hep birlikte ashabın tek vücut olabilme mücadelesini verdiği
savaş... Hz.
Hamza R.A... Rahmet Peygamberi A.S. Efendimiz’in amcası. Vahşi b. Harb
tarafından bu savaşta karnı yarıldı, ciğeri çıkarıldı, burnu ve kulakları
lime lime edildi, bir intikam uğruna ve en vahşi şekilde... Savaş
bittiğinde Peygamber A.S. Efendimiz, sadece imanından dolayı bu vahşetin
uygulandığı mübarek naaşın başına geldi. Arkadaşları bir hırka ile üzerini
örtmeye çalışıyorlardı. Ama başını örtseler ayağı açılıyor, ayağını kapatsalar
başına yetmiyor. “Ey Allah’ın Rasulü!.. Geniş bir kefen bulamadık ki onu
kefenleyelim!” diyorlardı. O gün ablası Safiyye hıçkıra hıçkıra nasıl
ağlamıştı! Hele gül neslin anası Hz. Fatıma...
Ve ardından Kainatın Biriciği Efendimiz A.S. tutamamıştı gözyaşlarını... O
zaman Cebrail A.S. Mahzun Nebi’ye gelip şöyle demişti: “Hamza,
göktekiler yanında Allah ve Rasulü’nün aslanıdır, diye yazıldı.” Vahşi,
Uhud günü kölelikten kurtulmuştu. Aradan yıllar geçmiş, ama hâlâ esir
yaşıyordu. Zira Mekke fethedildiği gün Taif’e, Kainatın Efendisi Taif’e
gidince de önce Şam’a ardından Yemen’e kaçmıştı. Adeta
yeryüzü ona dar geliyordu. Ancak
Vahşi b. Harb’ın bu hali Alemlerin Rabbi’ne elbette gizli değildi. İhtimal,
Vahşi’nin gönlünde bir yöneliş vardı. Nefsi kabul etmese de gözleriyle
gördüklerine iman etmeli, gönlüne Son Peygamber’in sevgisini artık koymalıydı.
Ama ne yapmalı, nasıl bir yol bulmalıydı, gönüller sevgilisi Muhammed
A.S.’a ulaşmak için... İlâhî
irade sebepler yaratmaya başladı. Bir dostu ona: “Bu kaçış niye? Muhammed
kendisine iman edenleri asla öldürmüyor” dedi. BİR MEKTUP, BİR DAVET Belki
de bu söz tevbe kapısını aralamıştı. Gönüldeki iman ateşinin yanması gibi
bir şeydi bu. Şimdi o Rahmet Peygamberi’ne sevgi ile bakma zamanıydı. İstisnasız
her yaratılmışa Allah vergisi rahmet nazarı ile bakan Sevgili Peygamberimiz,
amcası Ebu Talib’in imana gelmesinde ne kadar hassas davrandı ise, ciğerparesi
diğer amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi b. Harb’in Allah’a ve Rasulü’ne
iman etmesinde bir o kadar ısrarlı idi. Yeter ki bir kul Allah Tealâ’nın
huzurunda boynunu büksün... Ve...
Rasulullah A.S. Efendimiz, Hz. Hamza R.A.’ı şehit eden Vahşi b. Harb’in
O’nu ağlatan vahşetine rağmen bir mektup yazdı. İman ettiği takdirde,
Allahu Tealâ’nın kendisini affedeceğini bildirdi. Mektupta şu ayeti kerime
yer alıyordu: “Onlar
ki, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı
cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan günahının cezasını
bulur. Kıyamet günü azabı kat kat olur. Ve orada alçaltılmış olarak temelli
kalır.”[2] Vahşi
b. Harb mektubu alınca, şu ifadeleri içeren bir mektup yazdı: “Sen
beni müslüman olmaya davet ediyorsun. Ama
ben, bu ayette geçen bütün günahları işledim. Küfür içinde yaşadım. Zina
ettim. Bir de senin gözünün nuru amcanı öldürdüm. Benim gibi birisi affedilir
mi ki, ben de müslüman olayım?..” Günahın
ne kadar büyük olduğunu anlayabilmek, tevbenin ilk merhalesiydi. Rasulullah
A.S. Efendimiz gönderdiği ikinci mektupta, onun bu haline: “Allah
kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği
kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, büyük bir günah ile iftira
etmiş olur.”[3] ayeti ile cevap
verdi. Bu yaklaşım, Gönüller Sultanı’na giden yolu iyice aralamıştı. 'O'NUN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEYİN' Vahşi
b. Harb, bu ayeti kerimede kendisinin affedileceğine dair kesin bir işaret
bulunmadığını ifade ederek, “Allahu Tealâ dilerse affedecek deniliyor,
ya dilemezse?..”diye şüphesini dile getiren, dolayısıyla müslümanlığa
güç yetiremeyeceğini söyleyen bir mektup yazdı. Bunun
üzerine Rasulullah A.S. Efendimiz Vahşi b. Harb’e üçüncü bir mektup gönderdi.
Bu mektupta ise şu ayeti kerime yazılı idi: “De
ki : Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!.. Allah’ın rahmetinden
ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki
O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”[4] Vahşi
b. Harb bu mektubu aldıktan sonra “şimdi tamam” dedi. Ve Medine’ye Peygamberimiz’in
huzuruna geldi. Efendimiz A.S. sordular: “Anlat,
Hamza’yı nasıl öldürdün?” Vahşi
b, Harb, Uhud Harbi sırasında olanları bütünüyle anlattı. Nihayet sözlerini
bitirip Peygamberimiz’e biat etti. Ancak Rahmet Peygamberi’nin kendisinden
bir isteği vardı: “Mümkünse
bana fazla görünmemeye çalış! Çünkü seni her gördükçe Hamza’yı hatırlar
ve sana gereken şefkati bir insan olarak gösteremeyebilirim. Böylece sen
talihsizliğe itilmiş, ben de vazifemi tam yapamamış olurum!..” Vahşi
zaten yeterince kırmıştı Kainatın Efendisi’ni. Ama ondan uzakta kalmak
da kolay değildi elbette. Bir tebessüme hasret kalmanın ne demek olduğunu,
o bütün varlığı ile yaşamış, gönülden bırakıvermişti ellerini nur-u muhammedîye...
Artık sahabi sıfatını aldıktan sonra, kalp bu sevgiliden asla ayrılamazdı,
ayrılmadı da... Mescidi
Nebi’de, Gönüller Sultanı’nın çok defa sadece sesini duyabilmiş, nice
günler kendi kendine, “bir gün Allah Rasulü artık görünebilirsin der mi
acaba?” diye o muştulu haberi ne kadar da beklemişti... “O
kimsenin gülüşü ne mübarektir ki, ağzını açınca can hokkasından inci görünür
gibi kalbi gözükür. Sen kaya da olsan, mermer de bulunsan, bir kâmil veliye
kavuşunca cevher haline gelirsin. O velinin
muhabbetini kalbine yerleştir. Ariflerin sevgisinden başka şeye gönül verme. Ümitsizlik
tarafına ise hiç gitme. Günaha yönelme. Zira güneşler hâlâ parlıyor. Gönül
seni kalp ehlinin semtine doğru çeker. Aklını başına al da, bir gönül
erinin sohbetiyle kalbine gıda ver. O kalbin sahibinden bir ikbal dile.”
diyen Hz. Mevlâna’nın sözü, sanki esasını bu hadiseden almış gibiydi. Ve
bir gün Vahşi b. Harb, duyduğu acı haber karşısında iyice yıkıldı: Kainatın
Efendisi A.S. ahirete irtihal etmişti. Yıllar
var ki, doyasıya koklayamamıştı o nurlu elleri... Oysa bir tek rahmet
nazarı kendisine yetecekti, inanmıştı buna. Ama ilâhî irade... Anlaşılan
o ki, bütün hadiselere yön veren Allah Tealâ kendisinden istikamet istiyordu.
Bu istikamet, sevgiliye verilen sözde gizlenmişti. Günahına keffaret olmak
üzere sahip olduğu her şeyini feda edecekti, buna canı da dahildi. Hz.
Hamza’yı şehit eden mızrağını yeniden eline aldı. Esasen onu belki de
bu gün için saklamıştı. SAKLANAN MIZRAK Hz.
Ebubekir R.A.’ın hilafet zamanıydı. Müseylime adında bir sahtekâr peygamberlik
iddiasında bulunuyordu. Hz. Ebubekir R.A. da Halid b. Velid R.A. komutasında
bir ordunun hazırlanmasını istedi. Hz. Vahşi R.A.’ın aradığı fırsat nihayet
ortaya çıkmıştı. Bu ordunun arasında bir nefer olarak
yer aldı. Savaş günlerce devam etti. Müseylime ve ordusu ölüm-kalım
savaşı veriyordu. Bir ara Müseylime kaleden çıkıp kaçmak isterken, nöbet
bekleyen bir sahabi “işte Allah’ın düşmanı kaçıyor!” diye seslendi. Vahşi
R.A. bu sözü işitince, elindeki mızrağı Müseylime’nin
göğsüne indirdi. Onu öldürdüğünü anlayınca da şükür secdesine kapandı.
İhtimal, Allah Rasulü A.S.’ın ruhaniyetine “ey Allah’ın Rasulü!.. Artık gelebilir miyim?” der gibiydi... Hz.
Mevlâna: “Her ne olursan ol, yine de gel! İster Mecusi, ister Putperest...
Tevbeni bin kere bozmuş olsan da yine gel! Burası ümitsizlik kapısı değil...”
derken, Şems-i Tebrizî Hazretleri’nde böylesi nice güzelliklere ulaşmıştı
demek abartı olmasa gerek. İşte bu gönül eri Mesnevi’de şöyle diyor: “Bir
kandil, mumdan alıp da yandı mı, onu gören mumu görmüş olur. Bu parlaklık
yüz kandile de nakledilse, sonuncusunun aydınlığını görmek, en evvelinin
nurunu görmek gibidir. İstersen
aradığın hidayet nurunu sonuncu kandilden, dilersen bizzat can ışığından
al! Aralarında fark yoktur. İstersen o hidayet nurunu sonraki
kandillerde, yani hayatta olan mürşidlerde; istersen gelmiş-geçmiş velilerin
ruhlarında gör. Bir nefes gelir, seni görür gider. Ve bu nefes her kimi
dilerse ona da hayat verir.” Neden olmasın?!. Bir bahar mevsiminde güller arasında
dolaşanlar gibi... Bahar kokulu çiçeklerden bir nefes alanlar gibi... www.semerkand.com 'dan alınmıştır. |
||
|
kubacami
webteam
|
||