GEL

"Yine gel. yine gel!...
Her kim olursan ol, yine gel..."
Hz. Mevlâna

"Gel!" diyor. "Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil!" diyor. Demek ki seslendiği kimseler dergâhından uzak olanlar. Mânen hasta insanlar. O şefkatli hekim onları çağırıyor, "gel!" diyor.

Gazetelerde, evinden kaçmış olanlara babalarının açık mektuplarını okursunuz, özeti "gel!" dir. Bir açık mektup da Hz.Mevlâna yazmış. Kaçışlarından, doğru yoldan sapışlarından muazzeb olduğu ve dönüşlerini ruhu canıyla istediği bütün insanları haneye çağırmış, dergâha davet etmiş.

Bir tabipler yokuşu bilirim. Dişçisiyle başlar, göz doktoruyla devam eder, kalp cerrahıyla biter. Adım başı bir tabelâ; her tabelâda bir hastalık ve bir hekim adı yazılı. O yokuşta hep Mevlâna'yı hatırlarım. Sanki diş doktoru tabelâsıyla bağırır:
"Gel, dişin ağrıyorsa bana gel, korkma!"
Biraz ötede göz doktorunun katından bir ses yükselir:
"Gel, gözünde hastalık varsa bana gel, ümitsizlenme.!''

Her tabelâ bir başka hastalığı terennüm etmekte ve bir başka devayı müjdelemektedir.

"Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil" cümlesi de bir levhadır. bir tabelâdır. Bu levha sanki şöyle haykırır: "Hastalığın ne olursa olsun gel! Korkma, ne canını incitecek, ne de bir ücret talep edeceğim; ben güneşi rehber edinmişim. Pis havada kaç yıl kalmış olursan ol, yine gel. Tedaviden kaç kez kaçmış olursan ol, yine gel! Perhizini defalarca bozmuş olsan, yine gel! Tedavi olamayacağın endişesine kapılma! Gel, diyorum çünkü gelmemekte deva bulacak değilsin!"

Onun gel dediği hastalar çok çeşitlidir. Bu biraz da yaşadığı dönemdeki cemiyet yapısının bir neticesi. Selçuklu'nun çöküş ızdırabıyla, Osmanlı'nın doğum sancılarının birbirine karıştığı bir devre geçirilmektedir. Batıni ve harici mahiyetteki batıl mezhepler, insanları yoldan çıkarma yarışındadırlar. O, bu karışık zeminde yüksek bir ilmî kudret, coşkun bir muhabbetle işe koyulmuş, şefkati rehber yaparak, şevk ile yürümüştür. Allah katından kaçanları huzura çağırmış, işledikleri günâhlardan güya utanarak ibadetten kaçıp, gitgide iyice uzaklaşıp utanmayı da unutacak hale gelenlere bütün şefkatiyle "gel!" diye seslenmiştir.

Onun "gel!" deyişinde, "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz!" âyet-i kerimesinin nuru vardır. Onun "gel!" deyişinde ümitsizliğin küfürle neticelenmesi tehlikesinin alârmı vardır.

Kapısı dinsizden mecusiye kadar her hastaya açıktır, ama Onun "gel!" dediği büyük kütle günahkâr mü'minler, tevbesizler veya tevbe bozanlardır.

O, solmaya yüz tutan kalpleri canlandırmak istemiş, ümit baharıyla hayat alameti gösteren gönüllere Allah'ın bir misafirhanesi olarak kâinatı sevdirmiş, içindeki fâni misafirleri sevdirmiş, bülbülleri, gülleri, semâları, yıldızları sevdirmiş. Ve bu misafirhanenin Hâkim ve Rahîm olan sahibini ve mâlikini sevdirmiştir.

Onda insan sevgisi pek geniş ve çok yönlüdür. O, insanı Allah'ın harika bir eseri, isimlerinin tecelligâhı ve ebedî bir saadetin namzedi olarak sever. Onda bu kıymetli cevherin zayi olması, daha kötüsü cehenneme düşmesi endişesi vardır. Bu endişesi şefkate dönüşür, rikkat ve hüzünle karışır ve o büyük dahiye "gel" dedirtir. İşte bunun tatlı bir misâli:

Karşılaştığı bir papaza sorar: "Sen mi büyüksün, sakalın mı?" Papaz cevap verir:

"Ben sakalımdan yirmi yaş daha büyüğüm." Bunun üzerine Mevlâna, "Yirmi yaş senden küçük olan sakalın ağarmış da sen hâlâ karanlıklar içindesin, yazık değil mi?" diyerek muhatabına şefkatiyle derinden tesir eder ve bu kısa sohbet papazın müslüman olmasıyla neticelenir.

Gerçeğin ters yöne sürüklendiğini görüp de üzülmemek mümkün mü? Bazıları o büyük velinin dergâhını dinsizin, mecusinin, putperestin, tevbe şişesini bin kere kıranların at oynattığı, hoplayıp zıpladığı bir boş meydan şeklinde göstermeye çabalıyor. Öyle olsa, Hz. Mevlâna bu adamlara "gel" diyeceğine, "yolunuza devam edin" derdi. Onun "gel" deyişinde, "yolunuz bozuktur" mesajı vardır. Bu mesajı görmemeğe zorlananlar çok şey kaybederler, fakat hiçbir şey kazanamazlar.

Hz.Mevlâna, şu dört mısra ile kendini bütün berraklığıyla ortaya koymuştur:

"Yaşadığım müddetçe Kur'an'ın kuluyum ben.
Hz.Muhammed'in (sav) yolunun tozuyum ben.
Sözlerimden, bundan başka bir söz nakleden olursa.
O kimseden de, o sözden de bizarım ben."

Hz.Mevlâna, bir ayağıyla İslâm'a, Kur'an'a sımsıkı bağlı olduğunu, ötekisiyle âlemi dolaştığını beyan etmektedir. İslâm'ı lâyıkıyla öğrenmeden, bilmeden âlem seyrine çıkanların, yetmiş iki milletin içine dalanların herbirisi kendini bir bozuk felsefî cereyan içinde bulur. Mecâlsiz fikri, fersiz inancıyla o akıştan kurtulamaz, boğulur. Mevlâna, âlemi gezmek, kâinatın sırrına vâkıf olmak isteyenlerin, öncelikle Kur'an'ı çok iyi bilmeleri, kendilerini ona sımsıkı bağlamaları gerektiğini perçinlemiştir. Allah'ın kitabı rehber edilmeden Onun mülkünde gezilemiyeceğini ve hâdiselere doğru teşhis konulamayacağını zihinlerde yerleştirmiştir.

Gel gör ki, bugün Mevlâna'yı yanlış anlayanlar ve Ondan gerçek insaniyet olan İslâmiyet'i öğreneceklerine, kendi tutarsız hayâllerine Mesnevi' den destek arayanlar az değildir.

 
ana sayfa
kubacami webteam