CEZA

Cüneyd SUAVİ

İlk defa geldiğim bu ülkede bir gariplik olduğunu hemen fark etmiştim. Akşamın ilk saatleri olmasına rağmen bütün dükkânlar kapanmış ve sokaklarda kimseler kalmamıştı. Arasıra rastladığım birkaç büyükbaş hayvanın bu saatte ne yaptıklarını merak ediyordum. Karnımı doyurmak için aradığım lokantalar da çoktan kapanmıştı. Buna rağmen vitrinlerinde asılı duran yemek listelerine bir göz gezdirdim. Listeler "mide çorbası" ile başlıyor ve "insan budu köfte" ile son buluyordu. Şaşkınlık içinde

- İşkembe çorbası olur, diyordum. Ama mide çorbası da neyin nesi?

Çevremde neler olup bittiğini anlamaya çalışırken yanımdan geçen bir fayton şaşkınlığımı bir kat daha arttırmış ve korkuya kapılmama sebep olmuştu. Çünkü faytonu, ağırlığı en az bin kilo olan kıvrık boynuzlu bir sığır kullanıyor ve elindeki kırbacı, arabayı çeken iki genç adamın sırtında şaklatıyordu.

Telâşa kapılmış ve hızlı adımlarla oradan uzaklaşmaya başlamıştım. Ancak arkama baktığımda, birkaç sığırın beni takip ettiğini dehşetle farkettim. Artık olanca hızımla koşuyor ve onlardan kurtulmaya çalışıyordum. Fakat hangi sokağa girsem peşimden geliyorlar ve beni yakalamaya çalışıyorlardı. Hemen bir bahçe duvarından atlayarak önüme ilk çıkan büyük ağaca tırmandım. Duvarın öbür tarafında sığırların yerleri sarsan ayak seslerini işitiyor ve bizim konuşmamıza benzer şekilde konuştuklarını duyar gibi oluyordum.

Ağaçta uygun bir yer bulup gizlenmeğe çalışırken, dallara bazı şeylerin asılmış olduğunu farkettim. Gözlerim karanlığa alışıp onlara tekrar baktığımda, bağırmamak için kendimi zor tuttum. Çünkü bunlar, ayaklarından asılmış insan cesetlerinden başka birşey değildi. Cesedlerin kesilmiş olan başları, yüzülmüş olan derilerinin üzerine konmuş ve ağacın altına istif edilmişti.

İliklerime kadar işleyen korkuyla hiç birşey düşünemez hale gelmiştim. Belki sabah olunca, bunların gerçek olmadığını görecektim. Ancak günün ışımasıyla birlikte daha büyük bir dehşete kapıldım. Çünkü akşam beni takip eden sığırlar, bulunduğum ağacın biraz ilerisindeki eli-kolu bağlı insanları inceliyorlar ve beğendiklerini, yine insanların çektiği arabalara bindirip götürüyorlardı. ' Şehir hoparlöründen seslenen kalın sesli bir sığır, birkaç defa öksürdükten sonra

- Dikkat dikkat, diye konuşmaya başladı. Bilindiği gibi bu yıl da insan derisi toplama hakkı, sadece Sığır Esirgeme Kurumuna aittir. Ayrıca et ve deri zayiâtını önlemek için bu yıl çocuk kesimi yapılmayacaktır.

Ne kulaklarıma, ne de gözlerime inanabiliyordum. Ancak lokantada gördüğüm yemek listesinin mahiyetini ve sığırların neden beni kovaladığını, artık çok iyi biliyordum.

Saklandığım dallar arasında dehşetle titrerken

- Ya Rabbî, sen kurtar diye dua ediyordum. Onları bizlere tercih etme.
Gün ağardığı için dallardaki cesedleri artık daha iyi görebiliyordum. Fakat kesik kafaları üzerine yapıştırılan kağıtlarda bir şeyler yazılı olduğunu yeni farketmiştim.

Biraz uzanarak yazılanları okumaya çalıştım.

Kağıtlar üzerinde, "İnsan denilen ve ebede namzet olan bu mahluklar, sadece kendilerine ihsan edilen akıl nimetini iyi kullanamadılar ve yaratıcılarını inkâr ederek hayvanlardan da aşağı dereceye düştüler" yazıyordu.
Son satır ise kanla yazılmıştı.

"Ve bunun sonucunda da, onlar tarafından işte böyle cezalandırıldılar."

 
ana sayfa
kubacami webteam