Yeni bir asrın başlarında, kültürel
entegrasyon ile millî değerlerin farklı bakış açılarına göre yorumlandığı
bir zamanda; tarihlerin yazmadığı ihtiyaçlar ile hemhâl olan insanlık, binlerce
ufku birden açmaya çalışan tecessüslerle meşguldür. Bu noktada, Mehmet Âkif
ve Safâhat, çok çeşitli açılardan incelenebilir. Özellikle tedriç ve tekâmül
fikrini temsil eden Safâhat adlı eser, 1911- 1930 yılları arasında Türk toplumunun
hemen bütün meselelerini az veya çok aksettiren bir ayna hüviyetindedir.
Biz burada, konuyu üç temel mesele
etrafında yorumlamaya çalışacağız.
1. Safâhat’ta, hangi kültüre, hangi
milliyete ve hangi dine mensup olursa olsun, her türlü sıfattan, her türlü
özellikten öte “insan” olabilmenin temel kıstasları aranmıştır. Bu tercih,
ferdî plânda ve iç dünyada her insanın zaman zaman yaşadığı muhasebe ve murakabe
fikriyle özdeş kabul edilebilir.
2. Toplum plânında, Türkiye’nin,
Türk cemiyetinin ve Türk devletinin karşılaştığı meseleler ele alınmıştır.
Buna iç problemler demek mümkündür; buna bağlı olarak bugün de karşı karşıya
olduğumuz dış problemler işlenmektedir.
3. Her iki problemin ortak noktalarını
taşıyan ve bu mânâda bir kesişme noktası sayabileceğimiz Batılılaşma, Batılı
Bir İnsan ve Batılı Bir Devlet Olma, Muasır Medeniyet Seviyesine Yükselme
fikri üzerinde durulmuştur.
Bu meseleler, şu şekilde yorumlanabilir:
1.
İNSAN: Bu konu, Safâhat’ın birçok sayfasında işlenmiştir. İNSAN şiirinde
Âkif şöyle söyler:
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından
da hâlâ sen
“Muhakkar bir vücûdum!” dersin
ey insan, fakat bilsen
Her fert, bu dünyada eşya ve olaylar
karşısındaki tavrını dünya görüşüne göre belirlemeli, öncelikle kendi vicdanında
hakkını ve haddini tâyin etmelidir. Bu husus, karşılaşılan duruma göre çeşitli
tavırlar aldığımız şu global dünyanın tercihlerine ilk bakışta uymuyormuş
gibi görünebilir. Ancak, karşılaşılan farklı tercihler sebebiyle insanların
nasıl tekâmül ettiği, nasıl bir entegrasyon yaşadığı ve uyumlar sergilemeye
başladığı, bizim gibi düşünmeyenlerle kurduğumuz dostluklardan anlaşılabilir.
Âkif’e göre, kitap okumak, başka
ülkeler görmek, diğer milletlerin kültürlerini öğrenmeye çalışmak, çok büyük
bir kazançtır. O, hem batı toplumunu hem de doğu toplumunu bu gözle okumaya
çalışırdı. Farklı düşüncenin kavga sebebi olduğu bir kabul, onun için ilkelliktir;
Âkif’ e göre, farklı düşünceler ile zenginleşerek insanın fert bazında anlayışını,
idrâkini yükseltmeye çalışması, işte o medeniyettir.
Tek tek kişiler, ufuk yakalayamazsa,
birikimlerini sosyal hayatta fonksiyonel olarak kullanamazsa; ihtiras tanımı
yapamazlarsa; amaç ve mâhiyet konusunda ferdî ve mahşerî vicdânı oluşturamazlarsa,
gelişme olamaz. Âkif’e göre madalyonun iki yönü vardır. Her insan bilmelidir
ki, bu dünyada yaşanan her şeyin bir de âhiret görüntüsü ile karşılaşılacaktır.
Serâpâ “İnsan” olabilmek, ferdî vicdanın, hem sosyal hayattaki sorumlulukları
idrak edebilmesi ile hem de ölüm fikrinin hayat ile muvazenesi sâyesinde kurulabilir.
Bu muvazenenin ögeleri, evrensel ahlâk kurallarıdır. Bu kuralları, hemen herkes
bilir.
Ferdî plân, daha başka örneklerle
de açılabilir; ancak, bunu toplum plânındaki olaylarla anlamaya çalışmak,
daha somut ölçülere ulaşmayı sağlayacaktır.
2. CEMİYETİN MESELELERİ:
Türk Milleti’ni ilgilendiren meselelerin başında iç problemlerimiz gelmektedir.
Bu problemlerin bir ucu, belki de başlangıcı fert plânındaki ârızalardır.
Millî gücü, bütünlüğü bozan, atâlet, tembellik; iç çekişme, sen-ben kavgası,
bu ârızaların başında gelmektedir. Bu başlangıç, cemiyet içindeki güvensizliği
doğurmaktadır. Türk milleti, on dokuzuncu asırdan bu yana iyice belirginleşen
bir ara nesil psikolojisi yaşamaktadır. Doğulu ve batılı olmayan, kültürel
kimliğini, millî şahsiyetini ana kavramlar ile anlatamayan ve mukaddeslerini
korumak üzere harekete geçemeyen bir nesil, ara nesil olmak lâzım gelir.
“ Bir değil mahvedilen devlet-i
İslâmiyye
Girdiler aynı siyâsetle bütün
makbereye
Girmeden tefrika bir millete,
düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top
sindiremez.”
(Safâhat, 2. kitap, Süleymâniye
Kürsüsünde)
“Ecdâdını zannetme, asırlarca
uyurdu;
Nerden bulacaktın o zaman eldeki
yurdu?
Üç kıt’ada yer kanayan izleri
şâhit
Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i
mücâhit
Alemde tevekkül demek olsaydı
atâlet
Mirâs-ı diyânetle yaşar mıydı
bu millet
.............
Müstakbeli bul, sen de koşanlarla
bir ol da
Mâziyi, fakat yıkmaya kalkışma
bu yolda
Ahlâfa döner, korkarım, eslâfa
hücûmu
Mâzîsi yıkık bir milletin âtîsi
olur mu?
(Safâhat, 7. kitap, Azimden Sonra
Tevekkül)
Safâhat’ın ikinci kitabı olan Süleymâniye
Kürsüsünde adlı uzun şiirde hemen bütün kavramlar, bir millet olmak fikrinin
etrafında değerlendirilmiştir. Bu noktada öne çıkan kavram “mâhiyet-i rûhiyye”
dir. Milletin rûhî mâhiyeti ne ise, onun çizgisinde, ilim, sanat, teknik ve
fen öğrenilmeli, uygulanmalıdır.
Âkif için, millî hasletleri olmayan
insanlara güvenilmez. İlmi olmayan iman ve imanı olmayan bir ilim, işe yaramaz.
Olaylar, Allah korkusu ile hizmet anlayışı arasında irdelenmeden, yanlışlara
tedbir bulunmaz, onlardan ibret alınmaz.
Fatih Kürsüsünde adlı Dördüncü
Safâhat, yine millet konusuna ayrılmıştır. Milleti, ilim ve fen kurtaracaktır,
çalışmak kurtaracaktır, mâhiyeti rûhiyye’nin iyi anlaşılması kurtaracaktır.
Burada Melekût, insanoğluna şöyle
seslenir:
Unutma kendini, hem bilmiş ol ki
ey insan,
Müebbeden kalacak hilkatin esası
nihan.
.............
Saray-ı vahdetimin durma karşısında,
çekil!
Çekil de feyz-i mübînimle tâ ezelden
sana
Musahhar eylediğim bir cihânın
ortasına
Atıl... Fezâyı dolaş, âsumâna çık,
yere in;
Lisân-ı gaybım olan beyyinât-ı
hikmetimin,
Vücûdu inleten âheng-i yek-meâlini
duy!
Düşünme. haydi şu âheng-i sermediyyete
uy
Bekaayı hak tanıyan, sa’yi vazîfe
bilir
Çalış, çalış ki, bekaa sa’y olursa
hak edilir.”
(Safâhat, 4. kitap, Vâiz Kürsüde
adlı şiir)
Çalış dedikçe şerîat, çalışmadın,
durdun
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun
Sonunda bir de tevekkül sokuşturup
araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!”
(Safâhat, 4. kitap)
“Bu cihetten hani hiç yılmasın
oğlum gözünüz
Sade Garb’ın, yalınız ilmine dönsün
yüzünüz
O çocuklarla berâber, gece gündüz,
didinin
Giden üç yüz senelik ilmi sık elden
edinin.
.....................
Yarının ilmi nedir, halbuki gâyet
müdhiş
Maddenin kudret-i zerriyyesidir
uğraştığı iş”
(Safâhat, 6. kitap, Asım’ dan)
“Bu hürriyet, bu hak, bizden bugün
âheng-i sa’y ister
Nedir üç dört alın? Bir yurdun
alnından boşansın ter.”
(Safâhat, 7. kitap, Alınlar Terlemeli)
“Ne
irfandır ahlâka yükseklik, ne vicdandır Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin
havf-ı Yezdân’ın
Beşinci Kitap, Hatıralar, dış ülkelere,
batıya ve yine eğitime ait konularla örülmüştür. Eğitim ordusu, âlim ordusu,
devlet adamı ve milletin diğer evlatları... Ülkeleri için çalışacaklardır.
Burada da fonksiyonel olmak fikri, çok önemli bir gerek şart olarak ileri
sürülmüştür. Altıncı Kitap, Âsım bölümünde, nesiller üzerinde durulur. Şimdiki
dilde, jenerasyon... Bir ara nesil değil, Âsım’ın Nesli... Eğer bu neslin
zemîni inşâ edilemezse, fazilet hissini yitirmiş güçler, teknikler ve medeniyetler,
tek dişi kalmış canavar hâline dönecektir.
Buna karşı çözümler arayan mütefekkirlerin,
devlet adamlarının, bilim adamlarının, kısaca aydınların hem birbirleriyle
hem de halkla anlaşamaması üzeri önemle çizilmesi gereken bir husustur. Âkif’e
göre, bir arada yaşayan insanlar birbirlerini anlamıyor, birbirlerini dinlemiyor
ve insana saygı duyulmuyor... Belki genelleştirmek yanlıştır ama, günümüzde
de bu tür örnekleri görmek, maalesef, özel bir çabayı gerektirmemektedir.
Hakîkaten, birbirimizi anlamıyoruz.
“Mütefekkirleriniz anlamıyorlar
sanırım
Mütefekkirleriniz dini de hiç anlamamış.......
(Safâhat, 2. kitap, Süleymâniye
Kürsüsünde)
“......................... beşerin
Dâima koştuğu son maksada yükselmek
için
Tutacak silsile akvâma değildir
hep bir
Belki her millet için ancak, o
mâhiyyettir
Ki kopar kendisinin rûh-ı umûmîsinden
Şimdi bir kavmin içinden mütefekkir
geçinen
Zümre evvelce bu mâhiyyeti takdîr
ederek
.....................................
“
(Safâhat, 2. kitap, Süleymâniye
Kürsüsünde)
Türkiye’de çok büyük gelişmeler
olmuştur. Bunlar inkâr edilemez. Karanlık bir tablo çizmek de ümitlerimizi
kırar. Tabloya karanlık gözle değil, çözüm gözüyle bakılmalıdır. Parlementer
sistem içinde; siyâsî partiler, dernekler, meslekî örgütler ve sâir demokratik
kuruluşlar; üniversiteler; ekonomiyi düzenleyen müesseseler; yasama-yürütme
ve yargı organları; gerek resmî gerekse özel basın yayın kuruluşları, demokratik
çizgide buluşmalıdır. Birbirimizi anlamak, birbirimizi dinlemek, parlementomuzu,
başta üniversite olmak üzere eğitim kurumlarımızı, ordumuzu, mâbetlerimizi,
meslek örgütlerinihem birbiriyle hem de halkın pazarı, çarşısı ve kıraathânesiyle,
camisiyle kilisesiyle, düğünü ile bayramı ile uyum sağlayacak bir hâle getirmek,
münevverlerimizin temel meselesidir. Âkif’in eserleri, bu bakımdan ibret verici
sahnelerle doludur.
Tarihi yaşarken öğrenememek, hep
gecikmiş bilgilerle tarihî gelişmeyi takip etmek, son iki asırdır Türk münevverinin
çok büyük bir problemi hâline gelmiştir. Bu eksiklik, çağı yakalayamamak diyebileceğimiz
bir kötü sonucu doğurur.
Zamanımızda hangi İslâm ülkesini
gösterebilirsiniz ki, bu ülke geri kalmış, iktisâdî yetersizlik içinde bunalmış
ve kimlik bunalımı yaşamış olmasın! Zengin gibi görünen ve halkı müslüman
olan bazı ülkeler de bile, aynı problemleri görmek mümkündür.
Belli ki, dini, İslâmiyet’i doğru
anlayamamak, çok önemli bir kusurdur. Âkif’in eserlerinde bu mesele, en çok
eleştiri getirilen bir konudur. Mehmet Âkif’in tenkitleri, sosyal yaralar
üzerinde, idârî meseleleri de kapsayan bir kolleksiyon oluşturmaktadır; bu
eleştiriler, İslâmiyet ile ilgili konularda şiddetini artırır. Dini doğru
anlayamamak; dine karşı ön yargılı davranmak; yanlış bir kadercilik anlayışını
din gibi kabul etmek, eleştiriye uğrayan tercihlerdir.
“Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş
insanlık bile...
Alem aldatmaksa maksad, aldanan
yok nâfile!
Kaç hakîki müslüman gördümse, hep
makberdedir;
Müslümanlık bilmem ammâ, gâliba
göklerdedir!”
(Safâhat, 5. kitap, “Kim müslümanların
derdini kendine mâl etmezse
onlardan değildir.”hadîs-i
şerîf’i yorumlanırken.)
Lâkin biz Tevekkelnâ (Allah’a tevekkül
ettik) deyip yattık da kaldık böyle en âciz!
O iman, farz-ı kat’îdir diyor tahsili
irfânın Ne câhil kavmiyiz biz müslümanlar, şimdi dünyânın!
................
Demek İslâm’ın ancak nâmı kalmış
müslümanlarda
Bu yüzdenmiş, demek, hüsrân-ı millî
son zamanlarda.”
(Safâhat, 5. kitap)
“Mütefekkirleriniz dini de hiç
anlamamış
Rûh-ı İslâm’ı telâkkîleri gâyet
yanlış
Sanıyorlar ki: terakkîye tahammül
edemez
Asrın âsâr-ı kemâliyle tekâmül edemez.”
(Safâhat, 2. kitap, Süleymâniye
Kürsüsünde)
Âkif’e göre Kur’ân-ı Kerîm, en
çok, câmilerde, mezarlıklarda, hastaların ve ölülerin başında okunuyorsa,
toplumun meselelerini çözmek için ondan faydalanılamıyorsa, bu yanlıştır.
Kitap, sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyâsı fukaha, sosyal hayatın ihtiyaçlarına
göre yorumlanmalıdır. Bu meseleler ile ilgili olarak örnekleri, hemen hepimiz
günlük hayatımızdan verebiliriz.
3. DIŞ ÜLKELER :
Âkif’in üzerinde önemle durduğu meselelerin bir diğeri de dış ülkelerle olan
ilişkilerimizdir. Kafkaslar, Balkanlar ve Orta-doğu üçgeni başta olmak üzere;
Kuzey Afrika, Orta-Asya, İran, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, Safâhat’ın
mısralarında yorumlanmıştır. Günümüzde bu ülkeler ve daha başka dış ülkeler
ile ilgili olarak hazırlanmış senaryolarımız, muhtemel olaylar karşısında
fizibilite çalışmalarımız yahut bu ülkelerin sosyal ve kültürel değerlerine
ait olarak kurulmuş resmî ve özel enstitülerimiz yok denecek kadar azdır.
Dış ülkelerdeki Türkoloji, Altaistik, Oriyantalizm enstitüleri ne tür bilimsel
çalışmalar yapıyorlarsa, Türkiye’de de buna benzer resmî ve özel enstitüler;
think tank adı verilen bilgi bankaları âcilen kurulmalıdır. Günümüzde özellikle
Balkanlar, Kafkaslar ve Orta-Doğu üçgenindeki medeniyet senaryoları, siyâsî
kurgular ile devletleri ve halkları derinden etkilemektedir. Bu husus, belki
de, çağı yakalamak ve tarihi yaşarken öğrenmekle birlikte düşünülmelidir.
Şu anda bütün resmî ve özel dikkatler,
Avrupa Topluluğu girişimine çevrilmiş gibi görünmektedir. Gerçekten de batılılaşma
serüveni, yeni bir döneme girmiş ve Âkif’in bilimsel çalışma noktasında gösterdiği
hedef, bize çok yakınlaşmıştır. Pek tabiîdir ki, bilim, şu anda batıdadır.
Mehmet Âkif’in, atomu târif eden mısralarından tutunuz da, toplumun problemlerini
ve özellikle kültürel entegrasyonu yorumlayan şiirlerine kadar hemen her fırsatta,
meseleleri bilimsel çalışmanın ışığında çözme teklifi, evrensel bir anlayış
olarak, genel doğruların başında düşünülmelidir. Bu düşünceleri şöyle
sonuçlandırabiliriz:
Günümüzde, yeni bir bin yılın eşiğindeyiz.
Bu zamanda, hem milletimizin, hem de bütün insanlığın birikimleri yeni bir
bakış açısıyla değerlendirilmektedir. Biz, Mehmet Akif Ersoy’un vesilesiyle
tekrar ederiz ki, öncelikle, doğum ve ölüm sınırları ile yaşanan hayat murakabe
edilmelidir. İnsan olmanın, insan olabilmenin talep ile gerçekleşebilecek
bazı şartları vardır. Millet olabilmenin ve toplum içinde mutlu yaşamanın
da bazı şartları vardır. Öncelikle çalışmak... Evrensel ahlâk değerlerine
sâhip olmak...
Millî kültürümüz, Akif’e göre,
mâhiyyet-i millîmiz, mâzî, hâl ve âtî dönemeçleriyle düşünülmelidir. Buradan
bütün dünya ile entegre olabilecek nesiller yetiştirilmelidir. Hoş görülü,
kendisini ve muhatabını tanıyan, gelişmeleri millî kültürü içine alabilen
bir nesil... Doğuyu ve batıyı bilen bir nesil. İlimle, teknikle, fenle hem-hâl
bir nesil...
Yukarıdaki tablo, ümitsiz değil,
problemleri tesbit eden bir tablo olarak kabul edilmelidir. Türk vatanının
sahipleri, Türk milletinin evlatları, bizler, gelecek için milletimiz adına
çok büyük ümitler beslemekteyiz.
Sözlerimi Mehmet Akif Ersoy’un
şu mısraları ile bitirmek istiyorum:
Arkadaş, yurduma düşmanları
uğratma sakın Siper et gövdeni dursun bu
hayâsızca akın Doğacaktır sana vâdettiği
günler Hakk’ın Kim bilir, belki yarın, belki
yarından da yakın
Hepinize en derin saygılarımı
ve teşekkürlerimi arz ederim.