Bilinmeyen Yönleriyle Mehmet Akif Ersoy
Dr. Yılmaz Karakoyunlu
1.
Giriş
Mehmet Emir Erişirgil, Mehmet Âkif’in yaşam öyküsünü anlatan kitabını yazmağa karar verdiği yıllarda başından geçen bir sevimsiz olayı anlatır. Bu olay, Türk toplumundaki kolay suçlama alışkanlığının örneğidir. Vapurda karşılaştığı bir kişi, Erişirgil’in Safahat’ı okuduğunu görünce sorar:
“Beyefendi nereden
hatırınıza geldi bu softa ?”
Erişirgil bu soru
üzerinde neler düşündüğünü anlatır. Kendi döneminde yaşlılar için her
mekteplinin “züppe”; gençlere göre her yaşlının “softa” olarak suçlandığını
aktarır. Mehmet Âkif’in yaşam öyküsünü, sanat anlayışını, fikirlerini yazmağa
kararıverişinin derin tahlillerini yaptıktan sonra Erişirgil, Meşrutiyet
Tarihinin düşünce akımlarını en iyi yansıtacak zeminlerden birinin Mehmet
Âkif’in yaşam öyküsü olduğunu belirtir.
Âkif’in karşılaştığı en
ağır suçlama ise, “Balkan Harbi” sırasında düşmanın Türk halkına reva gördüğü
eziyetler karşısında “tükürün yüzüne bu medeniyetin” dediği için bu aydınlar
tarafından “geri kafalı adam” suçlamasına maruz bırakılmıştı. Mahalle Kahvesine
hücum etmiş, orada vakit öldürüp tembellik yapanları eleştirdiği için bu kahvelerde
vakit öldürmeyi entelektüel faaliyet sayanlar tarafından geleneklere saygısı
olmayan “züppe” olarak yorumlanıyordu.
1908 Temmuzunda sokağa
fırlayan mitingcileri eleştirdiği için, “hürriyete düşman zavallı” olarak
isimlendirildi.
Halide Edip’in önerdiği
Amerikan mandasına karşı çıktığı için, azınlıklar tarafından “ortaçağ kafalı
tehlikeli adam” olarak değerlendiriliyordu.
Mısır’da entari giyip
dolaşmak yerine ceket, pantolon ve frenkgömleği giydiği gerekçesiyle
“Hıristiyan Âkif, gavur Âkif” olarak tanımlanıyordu.
En ilginç iddia, Âkif’in
şapka giymemek için Mısır’a gittiği idi. Oysa, Mehmet Âkif’in Mısır’a gittiği
yıllarda, şapka devrimi henüz yapılmamıştı ve Cumhuriyet Meclisinin
milletvekilleri fes giyiyordu.
Mehmet Âkif öldüğünde
hakkında yazılanlar öyle küçük bir hatırlama fasiküllerine sığacak ölçekte
değildi. Çoğu kitap olacak boyutta idi. En lirik tespiti Hüseyin Cahit Yalçın
yapmıştı: “Mehmet Âkif’in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir
şiirdir...”
2.
Âkif’in Uygarlık Anlayışı
Mehmet Âkif, yaşamı boyunca
asrî olmamakla, çağının gerçeğini kavrayamamakla itham edilmişti. Bunu büyük
bir tevekkül ve sabırla karşılıyor, hakkındaki kanaati değiştirmek için düşünce
ve yaşam biçiminde hiçbir değişiklik yapmayı düşünmüyordu.
Öldüğünde Cenap Şahabattin
Âkif için “Şu mânâda asrî değildir ki, rindce hal ve vaziyeti içinde uzak
mazilerin temizliğini taşır. Hattâ bir görüşe göre Âkif’i edebiyat bakımından
da asrî görmeyebiliriz. Öyle ya, her devrin bazı belâgat, bazı fesâhat
hastalıkları vardır ki ona tutulanlar bir müddet bunun farkına varamazlar. Bu
geçici kelime ve mânâ salgınlarının son elli senede edebiyatımız, türlü
musablarını (düşkün) gösterdiği halde, Âkif’in eserleri tabiat vergisi olarak
garip bir muafiyet sâyesinde onların hepsinden masûn (dokunulmamış) ve
tamamiyle tendürüst kaldı” Âkif’in eleştirilen medeniyet anlayışı, gerçekte,
İslâm’ın tarif ettiği dürüst ve ahlâki düzenin dışına çıkan yaşam biçimiydi.
Âkif, Batı’nın sahip olduğu medeniyeti hiçbir şekilde inkâr etmemiş, aksine bu
uygarlığın ulaştığı düzeye İslâm toplumlarının da ulaşması dileğini dile
getirmişti.
Nitekim Berlin’den
bulunduğu dönemde, Almanya’yı yakından tanımak istemiş, her fırsatta Batı’nın
ulaştığı bilim ve teknik düzeyinin üstünlüğüne hayranlığını belirtmiş, ancak fikir
ve ahlâk yönünden Batı medeniyetinin önemli ölçüde eleştirilecek yönleri
olduğunu aktarmıştı.
Berlin Hatıraları isimli
şiirinde yaşamı yönlendiren uygarlık anlayışının farkına işaret etmiştir.
Batı’da gözlediği yaşam biçimini, ve biçimi oluşturan toplumsal değer
yargılarını çok isabetli gözlem ve tahlillerle ortaya koyuyordu.
Âkif’in Berlin seyahati
ilginç bir öykü ile başladı. 1915 yılı ortalarına doğru, savaşta müttefikimiz
olan Almanya, savaş sırasında İngiliz, Fransız ve Rus ordularından aldığı esirler
arasında Müslümanlar olduğunu fark etti. Bu esirleri ayrı kamplarda topladı. Bu
kamptaki Müslüman esirlere iyi muamele ediliyordu. Hattâ, Müslüman esirlerin
ibâdet etmesi için çok kısa sürede bir câmi bile inşa ettiler.
Almanlar, Müslümanların
lideri olan Osmanlılara bu esirlere karşı takındıkları tavrı göstermek için bir
heyet dâvet etti. Böylece, Osmanlı halifesi, yeryüzündeki bütün Müslümanları
koruyan ve onların haklarını savunan manzara içinde takdim edilecekti.
Halifenin en kötü koşullarda bile Müslümanlarla birlikte olduğunu gösteren bu
manzaranın yaşatılması için Berlin’e bir heyet gönderilmekteydi. Berlin’e
gidecek olan heyet, o zaman Osmanlının haber alma ve casusluk örgütü olan
Teşkilât-ı Mahsusa tarafından seçiliyordu. Bu örgüt, Berlin’e gidecek heyete
Âkif’in de katılmasını İttihat Terakki hükümetinden istedi.
İttihat Terakki bu
heyetin başkanlığına Âkif getirdi. Âkif’in İttihat Terakki macerası da ilginç
bir gelişme gösterir. İkinci Meşrutiyetin ilânından dört gün sonra Âkif,
“Cemiyet-i Mukaddese” denilen İttihat Terakkiye katıldı. Kandilli Rasathanesi
Müdürü Fatin (Gökmen) Hoca, Âkif’i kutsal dernek denilen İttihat Terakkiye
götürmüş ve ünlü katılma töreninden geçirerek üye yapmak istemişti. Fatin Hoca
katılma törenini bizzat yönetmişti. Kurallara göre, İttihat terakki hakkında
bilgi verildikten sonra sırların korunması ve emirlerin yerine getirilmesi için
gerekli yeminin yapılmasına sıra gelmişti. Kurala göre cemiyete katılacak kişi
silaha ve Kuran’a el basarak yemin edecekti. Âkif yemin metninde bulunan
“Cemiyetin bütün emirlerine kayıtsız şartsız uyacağım” hükmüne itiraz etti.
“Ben ancak, akla ve vicdana uygun olan emirlere uyarım. Mutlak söz veremem”
diyerek reddetmişti.
Bir rivayete göre bu
itirazdan sonra İttihat Terakki Cemiyetine girecek olanlara yemin artık Âkif’in
teklif ettiği şekilde yaptırılmaktaydı. Âkif, Berlin gezisi sırasında
gözlediklerini “Berlin Hatıraları isimli şiirinde anlatır. Bu şiir Âkif’in en
uzun şiirlerinden biridir. 796 beyittir.
Bu şiirde Berlin’de ve
İstanbul’da gözlediklerinin bir karşılaştırmasını yapar. Berlin’de ve
İstanbul’da otelleri, trenleri, sokakları karşılıklı olarak aktarır.
Aktardıkları çoğu kere basit gözlemler değil, o gözlemlerde görünen dünya
görüşü ve hayat felsefesidir. Nitekim, Mart 1915 yılında yazdığı Berlin
Hatıraları isimli şiirinin bir yerinde Tevfik Fikret’in 1905 yılında yazmış
olduğu Tarih-i Kadim şiirine cevap vererek on yıldır sakladığı kızgınlığını
açığa vurmuştu.
İşte Âkif’i haksız yere medeniyet düşmanı ilan eden ünlü şiirinden bazı mısraları aşağıda
veriyorum.
“Medeniyet” denilen
vahşete lanetler eder,
Nice yekpare kesilmiş de sırıtmış dişler!
Bakmayın hem tükürün çehre-i murdarımıza
Tükürün belki biraz duygu gelir ârımıza.
Tükürün cephe-i lâkaydına şarkın tükürün.
Kuşkulansın görelim gayreti halkın tükürün.
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere,
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere...
Tükürün Ehl-i Salib’in hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
Hele ilânı zamanında şu mel’un harbin,
“Bize efkar-ı umimiyesi lazım Garb’in;
O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini,
Halka iman gibi telkin ile, diyenin sesini
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!…"
3.
Necid Çöllerinde Âkif
Dönemin en ileri
tekniğine sahip silah ve araçlarla Çanakkale’ye yüklenen düşman karşısında,
Türk askeri “ölürsem şehidim, kalırsam gazi” iftiharı ile çarpışıyordu.
Emperyalistler geldikleri gibi gittiler. Zaferden sonra Başkumandan Vekili
Enver Paşa, İmparatorluğun en uzaktaki müfrezesine kadar Çanakkale Zaferini
müjdelemek için Telgrafhaneye koşmuş tek tek kumandanları telgraf başına
çağırmıştı.
Enver Paşa, Teşkilat-ı
Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Beyi aradı. Eşref Bey, Anadolu Bağdat Demiryolu
hattının son durağı olan El Muazzam istasyonundaydı. Telsi başında bizzat şu
telgrafı yazdırdı:
“Çanakkale Savaşında
ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak
çekiliyor...”
Haber bütün yurtta
mutluluk yarattı. El Muazzam’daki sevinç muazzamdı. Orada bulunanlardan biri
haberi duyunca Kuşçubaşı Eşref Beyin boynuna sarıldı ve hıçkıra hıçkıra
ağlamağa başladı. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği yanık memleket evladının adı,
Mehmet Âkif’ti...
Mehmet Âkif, büyük vatan
sevgisi ve meftun olduğu Türk istiklal ve hürriyet sevdasıyla yavaşça
kalabalığın arasından sıyrıldı. Gerisi Kuşçubaşı Eşref Bey anlatıyor:
«...Ay bedir halindeydi.
Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın
bu efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, bu güneşi unutturacak kadar parlak
çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine
çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin hıçkırıklar....
İşte Çanakkale'ye layık o
büyük destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi... »
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi
En
kesif orduların yükleniyor dördü - beşi...
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç
donanmayla sarılmış, ufacık bir karaya.
Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı
Nerde
gösterdiği vahşetle «bu bir Avrupalı»
Dedirir - Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa
gelmiş açılıp mahbesi, yahut kafesi.
«Sabahleyin, vazifesini
tamamlamış fanilerin az kula nasib olan rahatlığıyla yüzüme derin derin baktı:
Artık ölebilirim Eşref! dedi. Gözlerim açık gitmez!.”
4.
Bir karakter Abidesi Olarak Mehmet Âkif
Akif. «haksızlık karşısında
susan dilsiz şeytandır" inancındaydı. Haksızlığa tahammül ettiği ve hele
yaltaklanarak menfaat peşinde koştuğu görülmemişti. Veteriner İşleri Müdür
Yardımcısı görevini üstlendiği yıllarda Veteriner İşleri Müdürünün bir haksız
karar ile azledilmesi üzerine görevinden istifa etti.
Kendisine bu hareketinin
sebebi sorulduğunda başkasına yapılan haksızlığa tahammül etmesinin mümkün
olmadığını söylüyordu. “Arkadaşıma yapılan haksızlık bana yapılmış demektir”
diye 20 yıllık memuriyetine tereddütsüzce veda etmişti.
Üç
buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam.
Hele
hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan
beridir, aşığım istiklale
Bana
hiç tasmalık etmiş değil altın lale
Yumuşak
başlı isem, kim demiş uysal koyunum.
Kesilir
belki fakat, çekmeye gelmez boynum!
Kanayan
bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu
dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
Adam
“aldırmada geç git” diyemem; aldırırım
Çiğnerim
çiğnerim Hakkı tutar kaldırırım.
5.
Dostluk Anlayışında Doruklaşan Âkif
Hiç kimse Âkif’in verdiği
sözden döndüğünü, hangi şartlarda olursa olsun sözünden bir sapma gösterdiğini
görmemişlerdi. Yakın arkadaşı Şair Mithat Cemal görevinden istifa ettiği ilk
günlerde ziyaret eder. Balkan harbinin yaşandığı zor günlerde Âkif, geçimini
sağlayacak yeni bir iş bulmuş değildir.
Yakın dostlarından Mithat
Cemal Kuntay anlatıyor .
«Balkan Harbi başlarken,
Akif Bey, yegane geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu
evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı.
- Bunlar kim? dedim.
- Çocuklarım! dedi. Sonra
anlattı
Âkif, Baytar Mektebinde
iken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan
baksın! » demişler. Arkadaşı vefat etmiş Mehmet Akif'te, verdiği söze bağlı
kalarak anlaşma hükmünü yerine getirmiş.
Mithat
Cemal devam ediyor;
- Halbuki o zamanlar,
Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!
Yine çok yakın
dostlarından Fatih Gökmen anlatıyor;
Akif, verdiği söze bağlı
olmayanlara insan gözüyle bakmazdı. Aramızda geçen bir olayı anlatayım :Ben
Vaniköy'de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi'nde. Bir gün, öğlen yemeğini
bende yemeyi, sonra da oturup sohbet etmeyi kararlaştırdık. O gün, öyle
yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sele boğuldu. Havanın bu haliyle
karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Yakın komşulardan birine gittim. Yağmur,
bütün şiddetiyle devam ediyordu. Eve döndüğümde ne işiteyim, bu arada, Mehmet
Akif Bey sırılsıklam bir vaziyette gelmiş. Beni bulamayınca, evdekilerin bütün
ısrarlarına rağmen içeri girmemiş. «Selam söyleyin» demiş ve o yağmurlu havada
dönmüş gitmiş! Ertesi gün, kendisinden özür dilemek istedim.
- «Bir söz, ya ölüm veya
ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi ve benimle
altı ay dargın kaldı.”
6.
Mehmet Âkif’in Bilim ve Teknik Anlayışı
Mehmet Âkif, çağın
geliştiği bilim ve teknik seviyesinin aynen aktarılmasını ve ülkenin bu yüksek
bilim ve teknik düzeyi içinde gelişmesini her vesile ile belirtiyordu. Bilim ve
tekniğin kaynağının Batı olduğunu görmüştü. Özellikle Berlin Seyahati
sırasındaki gözlemleri Osmanlı toplumunun bilim ve teknik yönünden ne denli
geri kaldığını fark etmişti.
İkinci
Meşrutiyetle birlikte hürriyetin ilanını her şeyin çâresi gibi gören geniş bir
kitle vardı. Bu kitlenin umursamaz tavırlar içinde Batının teknik ve bilim
düzeyine bigâne kalışını da hayretle seyretmekteydi. Halkı bu konuda tembel,
cahil ve ilgisiz buluyordu.
Bu kitlenin mutlak
surette bu konularda duyarlı davranması gerektiği fikrindeydi.
Safahat’ın birinci
kitabında Köse İmam isimli şiirinde bu gözlemlerini dile getiriyordu:
Bu
cehalet yürümez, asra bakın: asr-ı ulûm
Başlasın
terbiyeniz, ailelerden oğlum.
Sâde
hürriyet ilânı ile bir şey çıkmaz;
Fikr-i
hürriyeti halka hazmettiriniz biraz...
Yine Fatih Kürsüsünde
isimli bölümde cehaletin ülkeyi nasıl felaketlere sürüklediğini dile getirir.
Felâketin
başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu
derde çâre bulunmaz - ne olsa - mektebsiz;
Ne
Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;
Ne
Çerkes'in, ne Lâz'ın var, bakın, elinde kitâb!
Hülâsa
milletin efrâdı bilgiden mahrûm.
Unutmayın
şunu lâkin : "Zaman : zamân-ı ulûm!"
Verdiği öğütler içinde
zaman zaman dünyanın ahvalini, zaman zaman gelişen tekniği ve bilimi esas alır.
Cehaletin en büyük felâket olduğunu belirtir.
Bir
baksana gökler uyanık, yer uyanıktır.
Dünya
uyanıkken uyumak, maskaralıktır.
Eyvah
bu zilletlere sensin yine illet,
Ey
derd-i cehalet sana düşmekle bu millet,
Bir
hâle getirdin ki: Ne din kaldı, ne nâmûs,
Ey
sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbûs.
Ey
hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel
Sensin
bize düşmanları üstün çıkaran el.
Ey
millet uyan ! Cehline kurban gidiyorsun.
“İslâm’ı
da batsın” diye tutmuş yediyorsun.
Allah’tan
utan. Bâri bırak dini elinden.
Gir
leş gibi topraklara kendin gireceksen.
Lâkin
ne demek bizleri Allah ile iskât ?
Allah’tan
utanmak da olur ilm ile... Heyhat!
7.
Meclis’te Mehmet Âkif
1920 yılının başında
Mehmet Âkif Ankara’ya yapacağı seyahatini sadece damadı Ömer Rıza Doğrul ile
yakın arkadaşı Eşref Edip Beylere haber verir. Kendileriyle bir sır tevdi eder
gibi konuşur:
“Artık burada duracak
zaman değildir. Gidip çalışmak gerekir. Halkın bizim tarafımızdan
aydınlatılmasına ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar... Ben yarın Ankara’ya hareket
ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın...”
Ankara yolculuğuna oğlu
Emin Beyle çıkar. Emin Beyin hatıralarında belirtildiği gibi trenden iner inmez
doğru Meclis’in önüne gelirler. Bu sıra bir ziyarete gitmekte olan Mustafa
kemal Paşa ile karşılaşırlar. Mustafa Kemal Paşa Mehmet Âkif’i görünce
yaklaşır;
“Sizi bekliyordum
efendim; tam zamanında geldiniz. Şimdi görüşmek mümkün olmayacak; ben size
ziyarete gelirim."
Mehmet Âkif Ankara’ya
gelince Hacı Bayram Camiinde va’za başlar. Milli Mücadeleye katkısı olabilecek
şekilde bazı kentleri dolaşır ve o kentlerde vaazlar verir. Kuvâ-yı milliyenin
bir İttihatçı hareketi olmadığını anlatır. Eğer vatanı kaybedersek gidecek
yerimiz kalmayacağını söyler. Bu savaşın dine ve halifeye hiyanet için
yapılmadığını anlatır. Aksine milli mücadelenin bir cihad olduğunu ve bu savaşa
katılmanın dinen farz kılındığını aktarır.
O günlerde sözüne
güvenilir en önemli İslâm büyüğü olarak Mehmet Âkif’in konuşmaları etkili olur.
Burdur’dan milletvekili seçildiğini belirten mazbatasını alır. Meclis Burdur
olarak mazbatayı kabul eder. Birkaç gün sonra Biga’dan mebus seçildiği haberi
gelir. Meclis Biga mebusluğu mazbatasını da kabul eder. Ancak Âkif, Biga
mebusluğundan istifa ederek Meclise Burdur mebusu olarak girer.
Âkif’in yaşamı elbette
ki bir konferans çerçevesine sığması mümkün olmayan genişliktedir. Bu sunuşta
Âkif’in özellikle uygarlık anlayışı üzerinde durulmuştur.