| |
||
|
DAHİLEK
YA RASULALLAH
Ahmet Muhsin Meriç Bernard Shaw “Dünyada hangi ‘güzel’ taşı kaldırırsak kaldıralım, altından mutlaka Muhammed (asm) çıkar” derken çok haklı. City Youngest’ın şu hakperest tesbiti ise, yakamızdan bir türlü düşmeyen imansız ve emansız “sahte kurtarıcılara” hiç nasib olmadı: “Carlyle ‘Kur’ân’ın ulviyeti, onun cihanşümul hakikatındadır’ dediği zaman, şübhesiz doğru söylemişti. Muhammed (asm)’in doğruluğu, faaliyeti, hakikatı taharride samimiyeti, sarsılmayan azmi, imânı, kendisini dinlemek istemeyenlere ezelî hakikatı dinletmek yolundaki sebâtı; bana kalırsa Onun, O cesur ve azimkâr peygamberin hâtem-i risalet olduğunun en kat’î ve en emin delilleridir.” Bu izahlar peşisıra şu soruları akla getiriyor: Dost-düşman herkesin takdirine mazhar olmuş bir Zât (asm)’ı; bir adım ötesini göremeyen bir basiretsizliğin pusulasız sevkiyle ve “nankörlük” yâhut “nâkadirşinaslık” ile izah edilebilecek akıllara ziyan bir gafletle tanımaya çalışmamak ve Onun (asm) sünnetinden uzak kalmak “bedbahtlık” değil midir? Yüce Yaratan, meâlen, “And olsun ki sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için Allah’ın Resûlünde güzel bir örnek vardır.” (33/21) diyerek “bedbahtlık”tan kurtuluşun çaresini ve bize “bahtiyarlık”ın hakiki adresini de göstermiş olmuyor mu? Elmalılı merhum, âyette geçen “üsvetün hasene” (en güzel örnek) tabirindeki “üsve” kelimesini şöyle açıklamış: “Üsve, ‘teessi’ edilecek, yani uyulacak, arkasından gidilecek örnek, meşk, nümûne-i imtisâl demektir.” Asrın îman mektebi muallimi ise âyete şöyle doyumsuz bir izah getirmiş: “Mâdem dost ve düşmanın ittifâkıyla, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, mehâsin-i ahlâkın (güzel ahlâkın) en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve mâdem bil-ittifak (herkesin kabûlüyle) nev-i beşer (insanlık) içinde en meşhur ve en mümtaz (seçkin) bir şahsiyettir. Ve mâdem binler mucizâtının delâletiyle (mucizelerin işâretiyle) ve teşkîl ettiği âlem-i İslâmiyetin kemâlâtının (fazîletlerinin) şehâdâtıyla ve mübelliğ (teblîğ edici) ve tercümân olduğu Kur’ân-ı Hakîm’in hakaikının (hakikatlerinin) tasdîkıyle, en mükemmel bir insân-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir (en mükemmel bir mürşiddir). Ve mâdem semere-i etbâıyla (ona tâbî olanların netîcesi olarak) milyonlar ehl-i kemâl (kâmil insanlar), merâtib-i kemâlâtta (olgunluk mertebelerinde) terakki edip (yükselip) saâdet-i dâreyne (iki dünya saâdetine) mazhar olmuşlardır. Elbette o Zât (asm)’ın sünneti ve harekâtı, iktidâ edilecek (tâbi olunacak) en güzel numûnelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihâz (kabûl) edilecek en muhkem (sağlam) kanunlardır. Bahtiyâr odur ki, bu ittibâ-ı sünnette hissesi ziyâde ola! Sünnete ittibâ etmeyen, tenbellik ederse, hasâret-i azîme (büyük bir zarar); ehemmiyetsiz görürse, cinâyet-i azîme; tekzîbi işmâm eden (yalanlamayı hissettiren) tenkid ise, dalâlet-i azîmedir (büyük bir sapıklıktır). (Lem’alar, 11. Lem’a, 61) “Kur’an öyle bir Peygamber sesidir ki, Onu bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar!..” diyen Dr. Jhonson bile, bir ecnebî olduğu hâlde, O “Şefkat Sultanı” (asm)’ın sesindeki lâhûtî “sırrı” anlamış. “Benim fikir ve kanaatime göre Kur’an serâpâ samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed’in cihana tebliğ ettiği davet hak ve hakikattir” diyen Carlyle bile o sesteki hakikati keşfetmiş. Biz neden o sese lâkayd kalalım ki! Gelin, Rebîülevvel’i mîlad yapıp o Şefkat Sultanı (asm)’nın sesine biraz daha kulaklarımızı yakınlaştıralım! |
||