| Cezayir
Müslümanları
 |
Cezayir
uzun bir bağımsızlık mücadelesinin ardından 1962
yılında bağımsızlığını ilan etti. Ama Cezayir'in
Fransa sömürgesinden kurtulması, tam anlamıyla bağımsızlığını
kazandığı anlamına gelmiyordu. Zira ülke Fransızların
denetiminden çıkmı, ancak İslam karıtı düzenin ülke
üzerindeki kontrolü sona ermemiti. Bağımsızlığın
ilanı ile birlikte iktidarı ele geçiren Ulusal Kurtulu
Cephesi (FLN) tam anlamıyla düzene bağlı bir yönetimdi.
Çünkü tıpkı sömürge yönetiminde olduğu gibi FLN
yönetiminin de büyük çoğunluğu masonlardan olumaktaydı.
Partinin kurucuları olan Ben Bella, Bumedyen ve
Budiyaf loca arkadalarıydı. |
Cezayir'in
yönetimindeki FLN, Masonik bir parti idi ve 20. yüzyılda
dünyada sıkça karşılaşılan bir geleneği sürdürdü ve
Müslümanlar üzerinde baskıcı bir rejim oluşturdu. Bu
baskıcı rejimin yöneticileri iktidarları boyunca ülkenin
başta doğal gaz ve petrol olmak üzere zengin doğal kaynaklarını
sömürdü. Bu nedenle FLN iktidarı boyunca FLN yöne-ticileri
ve onların yandaşları büyük servet elde ederken halk
da gittikçe fakirleşti. Öyleki 1990'lı yıllarda ülkedeki
işsizlik %70'lere tırmanmıştı. Ancak Müslüman halka
karşı uygulanan tüm bu baskı ve sömürü politikası bir
yandan da kendi sonunu hazırlıyordu.
Cezayir'deki
tüm bu gelişmeler halkın bir dizi gösteri, boykot ve
protesto ile kızgınlığını dile getirmesine ve iktidarı
zorlamasına neden oldu. Tek partili sisteme karşı, çoğulculuk
ve serbestlik isteyen sesler yükseldi. Bunun sonucunda
1989 yılında çok partili sisteme geçildi. Bunun ardından
yapılan yerel seçimlerde İslami Kurtuluş Cephesi (FIS)
büyük bir başarı kazandı. Belediyeleri kazanan FIS,
kısa sürede halk içindeki desteğini de arttırdı.
Genel
seçimler 26 Aralık 1991 tarihinde yapıldı. Seçim iki
turluydu. 30 Aralık 1991 günü sonuçlar açıklandı. FIS
232 sandalyeden 188'ini kazanarak ezici bir üstünlük
sağlamıştı. İktidar partisi FLN ancak 15 parlamenter
çıkarabilmişti. Seçimlerin ikinci turu yalnızca bir
formalite olarak gözüküyordu. İkinci turdan da FIS'in
zaferle çıkacağı kesindi. Ancak bilindiği gibi buna
müsaade edilmedi. Genelkurmay Başkanı Halid Nezzar'ın
önderliğindeki ordu birbirini izleyen ilginç olaylar
sonucunda bir askeri darbe ile iktidarı ele aldı. Bu
arada darbeyi sözde meşrulaştırmak için pek çok provokasyon
ve yalan haber de üretilmişti. Başbakan seçim sonuçları
belli olmadan önce 'seçimler sükunet ve güven içerisinde
geçti' gibi açıklamalar yaparken, sonuçlar belli olduktan
sonra 'seçimler yeteri derecede özgür ve hilesiz geçmedi'
şeklinde bir açıklamada bulunarak kendince FIS'in seçimde
hile yaptığını ya da zor kullandığını iddia etmişti.
Darbenin gelişimi de oldukça ilginçti. Birbirini izleyen
olaylar darbenin önceden planlanmış ve Müslümanların
seçim zaferi ile uygulamaya konmuş bir senaryo olduğunu
gösteriyordu. Darbeden sonra ise dünyaya verilen telkinin
aksine Müslümanlar bir 'iç savaş' başlatmadılar. İç
savaşı başlatanlar darbeyi yapanlardı. İslami Kurtuluş
Cephesi, bütün tarafları güç kullanmaksızın, barışçı
ve sağlıklı yollara başvurmaya davet etti. Ancak iktidarın
cevabı FIS'in binlerce üye ve taraftarını tutuklayıp,
hapis-hanelerde onlara en ağır işkenceleri yapmak oldu.
Budiyaf Suikastı Provokasyonu
Cezayir'deki
darbe yönetimi Müslümanları daha da ezmek ve FIS'in
iktidar yönetimini tamamen kapamak istiyordu. Fakat
bunu görünürde meşru bir zemine oturtmadan yapamazdı.
Yapılması gereken tek bir şey vardı. Müslümanları terörist
konumuna sokmak ve sonra da onları tasfiye etmek.
Bunun
için oldukça etkili bir provokasyon düzenlendi. Askeri
darbenin ardından Devlet Başkanlığı'na getirilen Budiyaf
ortadan kaldırılacak ve bunun suçu da Müslümanların
üzerine atılacaktı. Budiyaf aslında eski bir FLN lideri
ve kıdemli bir masondu. Ancak son dönemlerde bazı konularda
FLN ve ordu arasındaki ortak yönetimin geneline ters
düşen bir hareket yapmış, rüşvet ve yolsuzluk dosyalarını
karıştırmaya başlamıştı. Milliyet gazetesi konuyla ilgili
haberinde, '...Muhammed Budiyaf'ın yolsuzlukla ilgili
olarak açık bir şekilde 'rüşvete karşı savaş açacağım'
demesiyle, 30 yıldan bu yana istikrarsızlık kaynağı
olan bu dosyaları açmak isteyen Cezayir Devlet Başkanı
kısa süre sonra uğradığı esrarengiz bir suikastle canından
oldu...' diyordu.
Suikastı
gerçekleştiren kişi 'casuslukla mücadele örgütü üyesi
bir istihbarat teğmeni' idi. Oysa Cezayir basını suikastin
sorumlusunun FIS olduğu yolunda propaganda yaparak iktidarın
FIS'e karşı yaptığı darbenin sözde ne derece haklı olduğunu
göstermeye çalıştı.
Gerçekten
de Cumhurbaşkanı Budiyaf'ın öldürülmesi Müslümanlara
karşı yapılan baskı ve katliamları meşrulaştırmak için
gerekçe olarak kullanıldı. Olağanüstü yetkilerle donatılmış
mahkemeler kuruldu, dindar olmak suç sayıldı ve Müslümanlar
koğuşturmaya uğradı. Müslümanların camilere toplanması
yasaklandı. Başlangıçta olaylara barışçı yollardan serinkanlı
bir şekilde yaklaşan FIS ve taraftarları artan baskı
ve adaletsizlikler dolayısıyla bu tutumlarını terk etmeye
başladılar. Bir grup kendilerine karşı güvenlik güçlerinin
düzenlediği silahlı saldırılara silahla kendilerini
savunmaya başladılar. Sonuçta Cezayir bir iç savaş yaşamaya
başladı.
Cezayir İç Savaşı'nı Kimler Yönetiyor'
Bu
iç savaşta tek bir hedef vardı: Müslümanların gücünün
gerekirse fiziksel imha yoluyla ortadan kaldırılması.
Bunun için 'anti-terör timleri' adı altında ölüm mangaları
oluşturuldu. Bu mangalar hedef olarak seçtikleri Müslümanları
fail-i meçhul yöntemiyle öldürdüler. İtirafçı bir Cezayir
polisi bu 'fail-i meçhul' yönteminin örneklerini anlatmış,
özel timlerin hedef Müslümanların kapısını çalıp kapıyı
açana kurşun boşalttıklarını haber vermişti. 1984-88
yılları arasında Cezayir'de başbakanlık yapan Prof.
Dr. Abdülhamid İbrahimi de Müslümanlara karşı girişilen
savaşta kullanılan yöntemleri şöyle anlatmıştı:
'Ocak
1992'deki hükümet darbesinden beri pek çok masum insan
aralarında öğretmenler, mühendisler, avukatlar, doktorlar,
öğrenciler olmak üzere keyfi olarak tutuklandılar, insanlar
yargılanmadan gözetim kamplarına gönderildiler veya
insanlık dışı şartlar altında hapisanelere atıldılar.
Daha da ötesi her gün genç Cezayirliler hiçbir sebep
olmaksızın idam mangaları tarafından öldürülüyor. Tek
sebep rejim için potansiyel bir tehlike olarak görülmeleri'
İngiliz
The Observer gazetesi yazarlarından John Sweeney'nin
gazetenin 16 Kasım 1997 tarihli sayısında yayınladığı
yazısı da eski başbakan Abdülhamid İbrahimi'nin sözlerini
destekler nitelikte idi. Cezayir konusuyla özel olarak
ilgilenen Sweeney, ülkedeki katliamlara bizzat şahit
olan kişilerle yaptığı görüşmeler sonucunda katliamlar
hakkındaki görüşlerini şu şekilde dile getirmekteydi:
'...Ancak
delillerin ağırlığı Cezayir Devleti'ni mahkum ediyor.
Generallerin 1991 seçimlerini iptal edip halkı aldatmasından
bu yana yaklaşık 80 bin kişi öldürüldü. Hükümet, hakim
güç yolsuzluklara batmış, nefret ediliyor ve ancak terörün
hükümranlığı sayesinde ayakta kalıyor. Uluslararası
Af Örgütü'nün, İnsan Hakları Örgütü'nün, Uluslararası
İnsan Hakları Federasyonu'nun, Sınıraşırı Muhabirler
Derneği'nin delillerine olsun, veya Cezayir'in kendi
devlet kontrollü medyasının delillerine olsun bir bakın...'
'Devlet
Destekli Terör'
Cezayirli
bir gizli polis ile yaptığı röportaj ile tüm dünyada
büyük yankı uyandıran John Sweeney '80.000 kez suçluyoruz'
başlıklı yazısında Cezayir'de acımasızca katledilen
masum insanların ölümlerinden başta Fransa olmak üzere
pek çok batılı ülkeyi sorumlu tutmakta idi. Çünkü yaptığı
röportajlar ve edindiği izlenimler Cezayir'de sürdürülen
terörün devlet destekli olduğunu göstermekteydi. Ve
bu tüm dünyaca biliniyor olmasına rağmen hiç kimse buna
'dur' demiyor, hatta mümkün olduğunca bu konudan bahsetmemeyi
tercih ediyorlardı. Diğer bir deyişle 'Cezayir Devleti
ve Batı'daki dostları karanlıkta iş yapmayı tercih ediyorlardı.'
Cinayetlerin
Gerçek Failleri
John
Sweeney bu yazısında üç ayrı katliam olayını da örnek
olarak veriyor ve Müslümanlara maledilen cinayetlerin
gerçek failinin kim olduğu sorusunun cevabını gözler
önüne seriyordu. Bu olaylardan birincisi Temmuz 1994'te
gerçekleşmişti. G-7 liderlerinin Napoli'de toplandıkları
gün, yedi İtalyan denizcisi Cezayir'in Cicel yakınlarındaki
Cencen limanında 'aşırı İslamcılar' tarafından boğazları
kesilerek öldürüldüler. Batı basını tarafından saldırıyı
gerçekleştiren 'radikal İslamcılar' hemen şiddetle kınandılar,
hatta ABD eski Başkanı Clinton da İslamcıları kınayan
bir bildiri yayınladı. Ancak Sweeney'nin yazısında kaynak
olarak kullandığı Cezayir Gizli Polisi üyelerinden Joseph
ise bu saldırı hakkında Batılı kaynaklar gibi düşünmüyordu.
Joseph olaydaki katillerin gizli polisteki mesai arkadaşları
olduğunu söylüyordu. İşin ilginç yanı Cencen limanı
bu saldırının gerçekleştirildiği esnada askeri bölge
sınırları içerisindeydi ve oldukça sıkı korunan bir
donanma limanıydı. John Sweeney de olaydaki sıradışı
gelişmelere şu sözleri ile dikkat çekmekteydi: 'Donanmanın
kışlası İtalyan askerlerin öldürüldüğü geminin birkaç
metre yanındaydı. Eğer katiller İslamcı aşırılar ise,
askeri giriş kapısından geçmeleri, usulca kışlayı aşmaları,
İtalyan mürettabatın boğazlarını kesmeleri, sonra ortadan
kaybolduğu anlaşılan 600 tonluk yükü boşaltmaları ve
sonra da yine kimseye görünmeden parmak uçları üzerinde
u-sulca geri dönmeleri gerekiyordu.'
Söz konusu yazıda örnek verilen başka bir olay da son
derece esrarengiz bir şekilde gerçekleşmiştir. John
Sweeney bu olayı şöyle anlatıyor:
'1997
yılında Cezayir'in güneyinde dev boyutlarda üç katliam
yapıldı. Her üçü de kışlalarla çevrili yoğun koruma
altındaki bir bölgede gerçekleştirildi. 200 kişinin
gırtlağını kesmek uzun zaman alır. Cezayir mahkemelerine
bu büyük katliamların herhangi biri için kimse çıkarılmadı.
Katiller rejimin itirafına göre rahatsız edilmediler.'
John Sweeney'nin anlattığı olaylardan bir benzeri Fransız
yayın organı Jeune Afrique dergisinde de yayınlandı.
Dergi Cezayir'in Seydi Musa bölgesinde gerçekleştirilen
ve 300 kişinin katledilmesiyle sonuçlanan vahşetle ilgili
olarak görgü tanıklarının söylediklerine yer vermekteydi.
Bu olay Cezayir gerçeğini görebilmek açısından son derece
önemlidir.:
'Seydi
Musa'da ordu karargahının hemen yakınında gerçekleştirilen
ve beş saat süren katliama hiçbir askeri müdahalenin
yapılmaması en dikkat çekici husus olarak gösterilmekte.
Katliamdan kurtulan kişilerin 'yardım için bağırdık,
güvenlik güçleri yakınımızdaydı, ancak sabah saatleri
ile birlikte ilk gelenler itfaiye ekipleri oldu' şeklindeki
açıklamaları, evlerden çıkan alev ve dumanın, saldırganların
otomatik silahlarından yayılan sesin güvenlik güçlerinin
dikkatini çekmemesi Cezayir'deki katliamların arkasındaki
güçlerin kimler olduğu hakkında yeterli bilgi veriyor.'
Cezayir'de
olup bitenler hakkındaki düşüncelerinde Abdülhamid İbrahimi
ve John Sweeney yalnız değiller aslında. Cezayir'deki
gelişmeleri yakında takip eden pek çok uzman yaşanan
katliamların ve terör olaylarının ardında cunta destekli
Cezayir hükümetinin olduğu konusunda hemfikirler. Bu
kişilerden birisi de RAND Corporation adına çalışan
eski CIA ajanlarından Graham Fuller. Fuller hem Cezayir'deki
terörist faaliyetlerin, hem de Paris'te patlayan bombaların
sorumlusunun cunta adına çalışan askeri birimler olduğunu
belirtmektedir. (Harun Yahya, İslamın Kışı ve Beklenen
Baharı)
Öte
yandan katliamlardan sorumlu tutulan cuntada yeralan
generallerin pek çoğunun geçmişte Fransa ordusunda görev
yapmış olmaları da bizlere çok önemli ipuçları vermektedir.
Bu kişiler Cezayir'in bağımsızlık savaşı esnasında Fransız
ordusunda görevliydiler, yani Fransa işbirlikçileriydiler.
Örneğin Genelkurmay Başkanı Muhammed Amari, Fransa ordusunda
subaydı. Cezayir'in bağımsızlığını kazanmasından çok
kısa bir süre önce Cezayir ordusuna katıldı. İstihbarat
Daire Başkanlığı'nı yürüten General Tevfik ve askeri
darbenin lideri ve eski Savunma Bakanı General Halid
Nezzar da Fransa ordusunun subayları arasında yer almaktaydılar.
Tüm bu yaşananların yanı sıra eski Başbakan Abdülhamid
İbrahimi'nin 'Tüm terör olayları hemen Müslümanların
üzerine atılıyor. Oysa Müslümanlar katliamlarla hedefe
ulaşamayacağını biliyorlar' sözleri ile birlikte dikkat
çektiği bir başka husus daha var. İbrahimi bu sözlerinin
ardından Cezayir'deki devlet terörünün asıl olarak Fransa'dan
yönetildiğini ve 1962'de Cezayir bağımsızlığına karşı
kurulan kontrgerilla örgütü OAS'ın eski elemanları tarafından
örgütlendiğini vurgulamıştı. Bu ise olaylarda İsrail
parmağı olduğuna dair şüpheler meydana getiriyordu.
Çünkü OAS'ın eğitilmesinde ve silahlandırılmasında İsrail'in
büyük rolü vardı...
Sonuç...
 |
Cezayir'in
de yer altı zenginlikleri, jeo-stratejik konumu
ve sahip olduğu Müslüman nüfus göz önünde bulundurulduğunda
İsrail'in Cezayir üzerinde izlediği politika daha
anlaşılır hale gelmektedir. Batı ise elbette Cezayir'in
sahip olduğu zenginlikleri ve imkanları denetim
altında tutmayı hedeflemektedir. Milyarlarca dolarlık
dev petrol ve doğal gaz yataklarının üzerinde yer
alan Cezayir, Madrid ve Roma'nın doğal gazını sağlamaktadır
ve British Petroleum (BP) ile 3 milyar dolarlık
bir petrol anlaşması vardır. İşte tüm gerçeklerin
biliniyor olmasına rağmen Batı'nın bu zulme ses
çıkarmamasının nedenlerinden birisi de budur. |
Cezayir'de FİS'in Müslümanların barışçı ve demokratik
yollardan iktidara gelme girişimleri bir askeri darbe
ile dağıtılmış, Müslümanlar baskı ve şiddete maruz kalmışlardır.
Yukarıda açıklandığı gibi bu şiddeti uygulayanlar Fransa'nın,
arka planda ise İsrail'in Cezayir içindeki uzantılarıdır.
Kendisini Müslüman bir denizin içinde hapsedilmiş bir
ada olarak gören İsrail sahip olduğu şiddet yanlısı
ideolojinin gereği olarak yakın ve uzak çevresindeki
ülkelerde Müslümanların güçlenip iktidarda olacağı bir
sisteme engel olma çabasındadır. Bu doğrultuda baskıcı
ve şiddet yanlısı iktidarlara yardımcı olmakta, Müslümanlara
karşı sistemli ve planlı bir yıldırma ve sindirme politikası
izlemektedir.
Elbette
Müslüman Türk aleminin temennisi başta Cezayir olmak
üzere İslam dünyasının dört bir yanında Müslümanlara
karşı yürütülen baskı ve zulümlerin sona ermesidir.
Bu da ancak İslam ahlakının gereği olan hoşgörü ve uzlaşma
ortamının hakim kılınmasıyla mümkün olacaktır. Müslümanların,
kendilerine düşmanca yaklaşanlara karşı dahi dostluk
çağrısında bulunmaları, şiddetin her türlüsünü kınamaları,
asıl olarak kültürel ve ilmi sahada çaba harcamaları
ve bu konuda sebat göstermeleri, Cezayir örneğinde gördüğümüz
provokasyonları etkisiz hale getirecek ve dünyada İslam
ahlakının yayılmasına vesile olacaktır. |