Tasavvufî
Düşüncenin Dinî ve Fikrî Temelleri
İslâm,
müminlerin dünya hayatına ve maddî zevklere dalmamalarını, âhirete ve mânevî
değerlere öncelik vermelerini ister. Yüce Allah şöyle buyurur: "Azgınlaşan
ve dünya hayatını tercih edenin gideceği yer cehennemdir" (en-Nâziât 79/38). "Siz
dünya hayatını tercih ediyorsunuz ama âhiret hayatı daha hayırlı ve daha
kalıcıdır" (el-A'lâ 87/16). Tasavvufta dünya hayatına âhiret hayatı kadar veya
daha fazla önem vermemek esastır. Bu nokta Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şeriflerde
de kuvvetle vurgulanmıştır. Allah Teâlâ buyurur: "Dünya hayatı
aldatıcı bir metâdan başka bir şey değildir" (Âl-i İmrân 3/185).
"Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir" (Muhammed 47/36). "Allah'ın
vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi kandırmasın ve şeytan Allah'ın affına
güvendirerek sizi aldatmasın" (Lokmân
31/33). "Dünya menfaati önemsizdir,
takvâ sahipleri için âhiret daha hayırlıdır" (en-Nisâ 4/77). "Şu
dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlencedir, âhiret ise gerçek bir hayattır"
(Ankebût 29/64). "Dünya hayatı sadece bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda
bir öğünme vesilesi ve daha çok servet ve evlâda sahip olma yarışıdır"
(el-Hadîd 57/20). "Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan
iyi işler ise hem sevap olması bakımından hem de ümit bağlanması bakımından
Rabbinin nezdinde çok hayırlıdır" (el-Kehf 18/46).
Kur'ân-ı
Kerîm birkaç yerde dünya hayatını temsille anlatmıştır: "Onlara
şunu misal ver: Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir yağmura benzer. Bu
sayede yeryüzünde biten bitkiler birbirlerine karışmış, sonra kurumuş, rüzgârın
savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah'ın gücü her şeyin üstündedir" (el-Kehf 18/45; Âl-i İmrân 3/117; Yûnus 10/24; el-Hadîd
57/20).
Kur'ân-ı
Kerîm'e göre insan dünyadan çok âhireti istemelidir: "Kim âhiret
yararını isterse ona bunu fazlasıyla veririz, kim dünya yararını isterse
ona da dünyadan bir şeyler veririz, ama âhirette bir nasibi olmaz" (eş-Şûrâ 42/20; elBakara 2/200; ÂI-i İmrân 3/145;
Hûd 11/15). Kısaca servetler, kazançlar,
zenginlikler ve her çeşit nimetler âhirette ve Allah katında bol bol
mevcuttur (bk. en-Nisâ 4/94).
Hadîs-i
şeriflerde de aynı hususların sıklıkla ifade edildiği görülür: "Dünyada
bir garip yada yolcu gibi yaşa, kendini kabirde yatanlardan say" (Buhârî, "Rilcâk", 3; Tirmizî, "Zühd",
25; İbn Mâce, "Zühd", 6). "Dünyaya
karşı soğuk olanı Allah, halkın malına göz dikmeyeni insanlar sever" (İbn Mâce, "Zühd", 1 )
"Kabirleri
ziyaret ediniz. Zira bu, sizi dünyadan soğutur, âhirete ısındırır" (İbn Mâce, "Cenâiz",
47). Hz. Peygamber dünyanın gösteriş ve
çekiciliğine kapılmanın muhtemel tehlikeleri konusunda ümmetini uyarmıştır
(Buhârî, "Rikâk", 3; Tirmizî,
"Zühd", 25).
Hz.
Peygamber şahsen yukarıda anlatılan ilkelere uygun olarak yaşamış; dünya
malına tamah etmemiş, maddî zevkler peşinde koşmamış, daima âhiret hayatına
öncelik vermiş ve onu üstün tutmuştur. Şöyle buyurmuştur: "Uhud
dağı kadar altınım olsa, borcumu ödemek için bundan ayıracağım miktar
hariç, altınların üç günden fazla yanımda kalmasını arzu etmezdim"
(Buhârî, "Zekât", 4; Müslim,
"Zekât", 31).
Hz.
Peygamber vefat edince altın, gümüş miras bırakmadı. Bıraktığı miras
beyaz bir katır, bir silâh ve vakıf arazisinden ibaretti (Buhârî, "vesâyâ", 1 ) .
Hz.
Peygamber sade ve mütevazi bir hayat yaşamış, hiçbir zaman dünya
nimetlerinin cazibesine kapılmamış, ganimet malları sebebiyle müslümanların
elleri az çok genişlediği halde o eski yaşama biçimini sürdürmüş, öbür
müslümanlar düzeyinde bir hayata kavuşmak isteyen hanımlarına küsmüş ve
onlardan dünya ile kendisi arasında bir tercih yapmalarını istemişti (bk. el-Ahzâb 33/28; Buhârî, "Tefsîr", 66;
Müslim, "Talâk", 5).
Dünyayı
âhiretle bir ve eşit tutmak veya ondan üstün tutmamak zühddür. Zühd
ilkesine bağlı olarak yaşayan kişilere de zâhid denir. Kur'an ve hadislerde
zühde büyük önem verilmiş, bunun zıddı olan dünyaya düşkün olma,
tamah, ihtiras ve çıkarcılık şiddetle yerilmiştir. Zühd tasavvufun
temelidir.
Âhiretin
dünyadan üstün, oradaki nimetlerin buradaki servetten daha önemli olduğuna
inanan bir müslüman daha nitelikli ve daha çok ibadet eder, hak hukuk gözetir,
ahlâk kurallarına bağlı kalır, haram ve helâli bilir. Böyle bir hayat yaşamayan
bir kimsenin dünyadan çok âhirete önem ve değer verdiği söylenemez. İbadet
zühdün tabii bir sonucudur.
Yüce
Allah namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetleri farz kılmıştır. Hz.
Peygamber ise farz olan ibadetlerle yetinilmemesini, nafile ve sünnet olanların
da yerine getirilmesini tavsiye etmiştir. Farz namazlardan önce ve sonra kılınan
sünnetler, teheccüd, evvâbin ve tahiyyetü'l-mescid gibi diğer nâfile
namazlar, receb ve şâban gibi aylarda belli miktarda tutulan oruçlar, umre ve
sadaka böyledir. İbadetlerin amacı nefsi disiplin altına alarak Allah'a
yaklaşmaktır. Tasavvufta farz ve nafile ibadetleri şartlarına uygun olarak
huşû ve ihlâsla yerine getirmek esastır. Sûfiler özellikle farz olmayan
ibadetleri belli düzen içinde yerine getirmeye özen gösterirler. İbadetsiz
tasavvuf olmaz.
İslâm'da
kalp temizliği önemlidir. Her şeyden önce Cebrâil Kur'ân-ı Kerîm'i Hz.
Peygamber'in kalbine indirmiştir (el-Bakara
2/97; Şuarâ 26/194). Vahiy de ilham da
kalbe gelir. "Allah'ın huzuruna temiz (selim) bir kalple çıkmaktan başka
hiçbir şeyin faydası yoktur" (eş-Şuarâ
26/89; es-Saffât 37/84; Kaf 50/33). "Allah
sekîneti (huzuru) müminlerin kalplerine indirmiştir" (el-Feth 48/4). "Kalpler
Allah’ı zikretmekle itminan (huzur) bulur" (Yûnus 10/74). Onun
için Allah'ı çok zikretmek tavsiye edilmiştir (bk. el-Ahzâb 33/41). Her şeyin
temeli olan iman kalbin tasdiklerinden ibarettir. Niyet bütün ibadetlerin
temelidir. Halis niyet de kalpte gerçekleşir. İbadetlere kalbin temiz,
niyetin iyi olması oranında sevap verilir (Buhârî,
"Îmân", 41; Müslim, "İmâret", 155).
Kur'an
kalbin görme niteliğinden söz eder. Yeryüzünde dolaşıp ibret almayanları,
düşünecek kalbi, işitecek kulağı olmayanları uyarır: "Dikkat
edin, baştaki gözler değil, göğüsteki kalpler kör olur" (el-Hac 22/46). Hassas, yufka ve temiz kalplerden bahseden Kur'an taş gibi katı,
kirli ve kilit vurulmuş kalplerin bulunabileceğine de dikkat çeker. Kalbin
kirlenmiş şekline bazan nefis de denir. Buna karşı nefsin arınmış şekli
de kalptir, kalp hükmündedir. "Nefsini kirleten hüsrandadır, onu arındıran
kurtuluşa erer" (bk. eş-Şems
91/9-10).
Bir hadîs-i
şerifte şöyle buyurulmuştur: "İnsanın bedeninde bir et parçası
vardır. O iyi olursa beden tümüyle iyi, kötü olursa tamamıyla kötü olur.
Dikkat, o kalptir" (Buhârî,
"Îmân", 39; Müslim, "Müsâkât", 107). Bir hadiste, "Başkaları fetva verse de, sen
fetvayı kalbine sor" (Dârimî,
"Buyû"', 2; Müsned, IV, 228)
denilerek vicdanın sesine kulak verilmesi istenmiştir. Hz. Peygamber, "İyi,
gönüle yatan, günah gönülü tırmalayan şeydir" (Müsned, IV, 194, 228) buyurarak şüpheli konularda kişinin kalbine başvurmasını, başkasının
denetlemesinden önce kişinin kendi kendini denetlemesini tavsiye etmiştir.
Kur'an'da ve hadislerde takvâya büyük önem verilmiştir. Hz. Peygamber
kalbine işaret ederek, "Takvâ buradadır" demişti (Müsned, V, 379).