Tasavvufta
Kurumlaşma Dönemi
Sûfilik
ve sûfî cemaatler ortaya çıktıktan sonra bu cemaatler ve örgütler mekânlara
ve binalara ihtiyaç duydular. İlk zamanlarda camiler, mescidler, evler, iş
yerleri, sûfilerin buluşma, konuşma ve meselelerini müzakere etme yerleri
idi. Fakat örgütler gelişip yaygınlaşınca yeni mekânlara ve binalara
ihtiyaç duyuldu. Herevî'nin Tabakâtü's-sûfiyye'de dediği gibi ilk
tasavvufi kurum Suriye'de Remle'de Hankah adıyla kuruldu, zamanla hızlı bir
artış ve yaygınlık gösterdi. Çeşitli dönemlerde ve bölgelerde bu
kurumlara ribat, tekke, zâviye, dergâh, âsitâne gibi isimler verildi. İsimlendirmede
kurumun büyük veya küçük, merkez veya şube olması da dikkate alındı.
Tekkeler, tarikat denilen örgüt üyelerinin devam ettikleri, toplu veya ferdî
olarak zikir yaptıkları, sohbet ettikleri, edep-erkân öğrendikleri, terbiye
gördükleri, ruhen arındıkları ve olgunlaştıkları kurumlar olmakla
beraber çoğu zaman çeşitli dinî ve dünyevî ilimlerin öğretildiği
kurumlar da oldular. Özellikle kırsal alanlarda medreselerin görevlerini de
üstlendiler. Ayrıca yolcuların ve gariplerin barındıkları önemli sosyal müesseseler
haline geldiler. Tekkelere yapılan vakıflar, devlet adamlarının, hayır
sahiplerinin ve tarikat mensuplarının yaptıkları bağışlar tekkelerin görevlerini
etkin bir biçimde sürdürmelerine ve toplumların ihtiyaç duydukları huzurlu
bir mânevî havayı meydana getirmelerine imkân verdi. Ayrıca tekkeler başta
edebiyat, şiir ve mûsiki olmak üzere birçok güzel sanatın doğduğu ve
geliştiği müesseseler oldu.
Bir
tekkede şeyh veya halifesi, çeşitli mertebelerde bulunan müridler, dervişler,
tekkede yemek hazırlama, sofra kurma, odun getirme, temizlik yapma gibi işlerde
görevli işçiler, tekkeye yardım eden ve oradaki işlere nezaret eden yöneticiler,
misafirler ve garipler bulunur. Bunların düzenli bir biçimde çalışmaları
ve görevlerin aksamaması için uyulması gereken birtakım kurallar, bir çeşit
yönetmelikler vardır. Bu kuralları ilk defa derli toplu bir biçimde ortaya
koyan Ebû Saîd Ebü'l-Hayr (ö. 440/1048) oldu. Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî
(ö. 632/1234) Avârifü'l-maârif isimli eserinde söz konusu kuralları genişletti
ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koydu.
VII. (XII.)
asır tasavvufta önemli gelişmelerin gerçekleştiği bir dönemin başlangıcıdır.
İbn Arabî (ö. 638/1240) kendisinden önceki sûfilerin fikirlerinden de
yararlanarak, vahdet-i vücûd terimi ile ifade edilen bir görüş ortaya attı.
el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ve Füsûsü'l-hikem gibi eserlerinde bu konudaki düşüncelerini
genişçe açıkladı. Allah-evren, Allah-insan ilişkisinin vahdet-i vücûd
eksenli bir açıklamasını yaptı. Felsefeden ve kelâmdan aldığı bazı
delillerle fikirlerini ispatlamaya çalıştı. Sadreddin Konevî, Fahreddîn-i
Irâki, Abdülkerîm el-Cîlî, İbn Fârız, Aziz Nesefi, Şebüsterî, Abdürrezzâk
el-Kâşânî ve Câmî gibi ünlü sûfiler bu yolda onu izleyerek geniş ölçüde
vahdet-i vücûdu birçok müslüman ilim ve fikir adamının dünya görüşü
haline getirdiler.
Diğer
taraftan Ebû Saîd Ebü'l-Hayr Arapça'nın yanı sıra Farsça'yı tasavvuf
dili haline getirmek için ilk defa ciddi bir adım attı. Onu bu yolda Hücvîrî
izledi ve Farsça ilk tasavvuf kitabı olan Keşfü'l-mahcub'u yazdı. Baba Tâhir
(ö. 410/1019) ve Senâî (ö. 525/1131) gibi şairler tasavvufi düşüncelerini
Farsça şiirlerle ifade ederek bu tarzı âdeta tasavvufun dili haline getirme
yolunu tuttular. Onları bu yolda Attâr (ö. 627/1223) ve Mevlânâ (ö. 672/
1273) gibi ünlü sûfi şairler izledi. Mevlânâ'nın Mesnevi ve Divân-ı Kebîr
isimli eserleriyle bu hareket zirveye ulaşmış oldu. Şebüsterî (ö.
720/1320) Gülşen-i Râz'da, Fahreddîn-i Irâki (ö. 688/1289) Lema`ât'ta, Câmî
(ö. 898/ 1492) çeşitli eserlerinde bu yolda yürüdü.
Yûsuf
el-Hemedânî'nin müridi, Yeseviyye tarikatının kurucusu Pîr-i Türkistan
Ahmed Yesevî (ö. 562/1166) ilk defa ve başarılı bir şekilde tasavvuf hayat
tarzını ve düşüncesini Türkçe ifade etmeye başladı. Hikmet denilen
tasavvufi şiirlerini Divân-ı Hikmet adı verilen bir eserde toplandı. Daha
sonra Mansûr Ata, Abdülmelik Ata, bunun oğlu Tac Hoca, torunu Zengî Ata,
Said Ata, Süleyman Hakîm Ata, Sadr Ata, Bedr Ata gibi mürid ve halifeleri
onun tasavvuf geleneğini Türkistan'da devam ettirdiler. 1071'de Anadolu'nun
fethedilmesi üzerine çeşitli tarikatlara mensup dervişler, özellikle Yesevî
geleneğine bağlı olanlar burada faaliyet göstermeye başladılar. Fakat yeni
fethedilen bu beldelerde daha ziyade baba, gazi, sultan gibi unvanlarla anıldılar.
Ahmed Yesevî'nin şiir anlayışı Yûnus Emre'de (ö. 1320) daha da sadeleşerek
ve güzelleşerek devam etti. Anadolu ve Balkanlar'daki pek çok mutasavvıf onu
örnek aldı. Yazıcıoğlu Muhammed'in (ö. 855/1451) Muhammediyye'si, Ahmed-i
Bîcân'ın (ö. 858/1454) Ahmediyye'si ve Envâru'lâşıkin'i, Eşrefoğlu Rûmî'nin
(ö. 874/1469) Divan'ı ve Müzekki'n-nüfûs'u, Niyazî-i Mısrî'nin (ö.
1150/1737) Divan'ı, Anadolu ve Balkanlar'da büyük bir ilgi ile okunan eserler
oldu. Sadece mutasavvıflar ve tarikat ehli tarafından değil, bunların dışındaki
dindarlar tarafından da asırlarca rağbet gördü. Başta Yûnus Emre'ninkiler
olmak üzere bu şair mutasavvıfların şiirleri dinî mûsikinin de ana
malzemesini oluşturdu. Bu gelişmeler geniş kitlelerde din duygusunun yerleşmesini
ve kökleşmesini sağladı. İlâhî denilen bu tür şiirler coşkuyla okundu
ve dinlendi.
Osmanlılar'da tekke edebiyatı kadar tasavvuf mûsikisi de büyük bir gelişme gösterdi. Özellikle mevlevîhâneler bu işin öncülüğünü yaptı.