Tasavvufun konusu kalptir
Tasavvuf
bir kalp ilmidir. Sûfilere bu yüzden gönül ehli denilmiştir. Tasavvufi düşünce
Allah korkusu ve Allah sevgisi temeline dayanır.
Allah
Korkusu. Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde "havfullah (mehâfetullah)
ve haşyetullah" denilen Allah korkusu üzerinde çok durulmuştur. Günah
işleyenlerin ve başkalarına haksızlık edenlerin Allah'ın gazabından ve
azabından korkmaları lâzımdır. Kur'an'da "Eğer inanıyorsanız
biliniz ki en çok korkulmaya lâyık olan Allah'tır" (et-Tevbe 9/13; el-Ahzâb 33/37), “Onlardan değil, benden korkun" (Âl-i İmrân 3/175)
buyurulur. Kişi insanlardan değil, Allah'tan korkarak günah işlememeli, kötülük
ve haksızlık etmemelidir. Gizli-açık işlenen her kötülüğü bilen Allah
Teâlâ'nın işlenen kötülükleri cezasız bırakmayacağına, er veya geç
bunun hesabını soracağına inanmalı, dinin emirlerine uyup yasaklarından kaçınırken
Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmamalıdır. Allah Teâlâ böyle kullarını
över: "Onlar Rablerinden de, kötü azaptan da korkarlar" (er-Ra'd 13/28). "Allah'tan
başka hiçbir kimseden korkmazlar" (et-Tevbe
9/18; el-Ahzâb 33/39).
Başta
peygamberler ve velîler olmak üzere bütün müminler Allah'tan korkar. Hz.
Peygamber, "Allah'ı en iyi bileniniz ve ondan en çok korkanınız
benim" buyurmuştur (Buhârî,
"Edeb", 72; Müslim, "Fezâil", 35). Bir hadiste de "Hikmetin başı Allah
korkusudur" (Aclûnî, Keşfü'l-hafâ,
I, 421) buyurulmuştur. Allah'tan korkan başkasından
korkmaz. Allah korkusu diğer korkuları siler ve kişiyi cesur hale getirir.
Allah'tan korkanların âhirette de korkuları olmayacak, mahzun olmayacaklardır
(el-Bakara 2/38, 62, 112, 262, 274, 277). İşte Allah'ın velî ve ergin kulları bunlardır.
Allah
korkusu konusu üzerinde çok duran sûfîler bunu tasavvufun temel ilkelerinden
biri haline getirmişlerdir. Buradaki korku aynı zamanda Allah'ı sevmekten
kaynaklanan bir çekinme mahiyetindedir. Bu sebeple Allah korkusu ile Allah
sevgisi, birbirini tamamlayan iki kavramdır.
Allah
Sevgisi. Bu sevgi İslâm'daki mânevî hayatın temelidir. Bu temele dayanmayan
ibadet ve ahlâk gibi davranışlar İslâm açısından bir anlam ifade etmez.
Bir mümin severek Allah'a itaat ve ibadet ederse, onun emirlerine ve yasaklarına
uyarsa bunun değeri vardır. Allah Teâlâ'yı seven onun kelâmı olan Kur'an'ı
ve resulü olan Hz. Muhammed'i, onun dava arkadaşları olan sahâbeyi de sever.
Kısaca Allah'ın sevdiği herkesi ve her şeyi sever.
Kur'an'da
Allah sevgisi üzerinde önemle durulur. Yüce Allah şöyle buyurur: "İman
edenlerin Allah'a olan sevgileri ise çok daha fazladır" (el-Bakara 2/165). Şiddetli
ve çok sevgi aşk demektir. Bu âyet başta olmak üzere birçok âyette
muhabbetullah denilen Allah sevgisine ve ilâhî aşka işaret edilir.
Bir müslüman
Allah'ı, Resulü'nü ve Allah yolunda mücadele etmeyi babasından oğullarından,
kardeşlerinden, eşlerinden, kabilesinden, servetinden, ticaretinden ve
meskeninden daha çok sevmekle yükümlüdür. Eğer daha çok sevmezse Kur'an'ın
ifadesiyle "Allah'ın hükmü tecelli edene kadar bekleyin, Allah günahkâr
bir toplumu hidayete erdirmez" (et-Tevbe
9/24) tehdidine muhatap olur. Bunun anlamı
şudur: Bir müslümanın Allah'ı, Resulü'nü ve Allah yolunda mücadele
etmeyi yürekten sevmesi ve bu sevgi ve isteğini her zaman diğer şeylerden önde
tutması gerekir.
Hz.
Peygamber "Allah ve Resulü'nü diğer şeylerden daha fazla sevmeyen
kimse imanın hazzına eremez" deyince Hz. Ömer, "Ey Allah Resulü,
Kendim hariç seni herkesten ve her şeyden çok seviyorum" demiş, Hz.
Peygamber de "Olmadı yâ Ömer!" demişti. Hz. Ömer, "O
halde seni kendimden de çok seviyorum" deyince Resûlullah "şimdi
oldu yâ Ömer!" buyurdu (Buhârî,
"Îmân", 9; Müslim, "Îmân", 15).
İslâm'da
Allah'la kulları arasındaki sevgi karşılıklıdır. Allah kullarını sever,
kulları da onu severler. Kur'an şöyle der: "Ey iman edenler! İçinizden
her kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir kavim getirir ki
Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler" (el-Mâide 5/54). İslâm
inancına göre Allah Teâlâ vedûd ve velîdir. Yani mümin kullarını çok
sever ve onları dost edinir.
Kur'an'da
Allah'ın hangi kullarını sevdiği şöyle açıklanır:
"Allah
âdil olanları sever" (el-Mümtehine 60/8; el-Hucurât 49/9). "Allah temiz insanları sever" (et-Tevbe 9/108; el-Bakara 2/222). "Allah takvâ sahibi kullarını sever"
(Âl-i İmrân 3/76, et-Tevbe 9/4, 7). "Allah ihsan sahibi dürüst kişileri
sever" (Âl-i İmrân 3/148, el-Mâide
5/13, 93). "Allah tevekkül ehlini
sever" (Âl-i İmrân 3/159). "Allah sabırlıları sever" (Âl-i İmrân 3/146).
"Allah tövbe edenleri sever" (el-Bakara 2/222).
Yüce
Allah, Peygamberimiz'i herkesten çok sevdiği için ona "habîbullah"
(Allah'ın sevgilisi) denilmiştir (Tirmizî,
"Menâkıb", 1). Nitekim Hz. İbrâhim
için de "halîlullah" (Allah'ın dostu) ifadesi kullanılmıştır.
Burada sözü
edilen adalet (kıst, vera'), temizlik, takvâ, ihsan, tevekkül, sabır, tövbe
tasavvufun temel kavramlarıdır. Sûfiler ve velîler Allah'ın sevgili kulu
olma mertebesine ermek için bu hususları büyük bir özenle gerçekleştirmeye
çalışır, ilâhî sevgiden mahrum olmamak için bunların zıddı olan
hususlardan dikkatle kaçınırlar. Çünkü Allah zâlimleri, kafirleri, günahkârları,
kibirlileri, hâinleri, bozguncuları, müsrifleri, saldırganları sevmez (eş-Şûrâ 42/40, el-Bakara 2/176, en-Nisâ 4/107, el-Hadîd
57/23, el-Hac 22/38, el-Mâide 5/64, el-A`râf 7/31, el-Mâide 5/87).
Seven
sevgilisine itaat eder, ona tâbi olur, onu razı etmeye çalışır, emirlerine
uyar, onu darıltacak davranışlardan sakınır. Kısaca sevginin sonucu Allah'ın
emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmaktır.
Allah'ın
peygamberine uymak Allah'ın sevgisini kazandırır. Onun için yüce Allah
buyurur: "Ya Muhammed: De ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi
olun ki O da sizi sevsin" (en-Nisâ
4/80).
Resûlullah'a
itaat Allah'a itaat demektir: "Resülullah'a itaat eden Allah'a itaat
etmiştir" (en-Nisâ 4/80).
Hz.
Peygamber, müminlerin Allah için birbirini sevmeleri gerektiğini önemle
vurgulamıştır. Kutsî bir hadiste, "Benim için birbirini sevenleri
sevmem vâciptir" (Muvatta, "Şiir",
16; Müsned, V, 233) buyurulmuştur. Hz.
Peygamber, "Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız" (Müslim, "Îmân", 93; Ebû Dâvud, "Edeb",
131). "Bir kimse kendisi için
istediği bir şeyi mümin kardeşi için istemedikçe iman etmiş olmaz"
(Buhârî, "Îmân", 7) buyurarak bu sevgi ile kâmil iman arasında sıkı bir
bağ bulunduğuna işaret etmiştir.
İslâm,
müminleri sevgi ve dostluk bağlarıyla birbirine bağlamış, kaynaştırmış
ve böylece fertleri birbirine kenetlenmiş bir toplum meydana getirmiştir.
Sevgi bağı hem müslümanları Allah'a ve Resulü'ne, hem de birbirlerine bağlar.
Müslümanlar iyi ve kötü günlerde, mutlu ve sıkıntılı zamanlarda daima
bir arada olurlar. Hz. Peygamber, "Kişi sevdiğinle beraberdir"
buyurmuştur (Buhârî, "Edeb",
69; Müslim, "Birr", 165).
Bir müslüman
Allah'ın gazabına uğramamak ve cehennem azabından kurtulmak için yaratıcısına
ibadet eder. Bu amaçla ibadet etmek câizdir. Genellikle halk, özellikle zâhidler
ve âbidler bu maksatla ibadet ederler. Cennete girmek ve oradaki nimetlerden
yararlanmak için Allah'a ibadet ise evvelkine göre bir derece daha üstündür.
Fakat sırf Allah'ın emrine uymak, rızâsını kazanmak için Allah'a ibadet
etmek daha üstün bir mertebedir. Bu ibadet sevgi temeline dayanır. Sevenin
sevgilisine itaat etmesi türünden bir boyun eğme ve emredileni gönül hoşluğu
ile yerine getirme halidir. Peygamberlerin, sağ iken cennetle müjdelenen on
sahâbenin, velîlerin ve âbitlerin ibadetleri böyledir. Râbia el-Adeviyye'nin
dediği gibi onlar cehennem ve cennet olmasa da Allah'a ibadet eder, ona itaati
canlarına minnet bilirler. Nitekim bu konudaki hadislerden birinde, "Suhayb,
Allah'ın ne hoş bir kuludur ki ondan korkusu olmasa bile günah işlemez”,
diğerinde, "Ebü Huzeyfe'nin âzatlası Sâlim, Allah'a âşık olduğundan
O'ndan korkmasa bile günah işlemez" (Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, II, 323)
buyurulmuştur.
Tasavvufta
hedef bir müslümanın gönüllü olarak ve seve seve Allah'a ibadet etmesini
sağlamaktır. Bu mertebede ibadet insana zor gelmez, tersine ona haz ve huzur
verir. İbadet halinde olmaması ise onu rahatsız eder. Hz. Peygamber zamanında
var olan bu anlayış ondan sonra gelişerek devam etmiştir. Bu hareketin en önemli
temsilcisi hicrî II. (VIII.) asrın ikinci yarısında yetişmiş olan ünlü sûfi
Râbia el-Adeviyye'dir (ö. 185/801 ) . Bu tarihten sonra bu anlayışın yaygınlaşarak
ve gelişerek devam etmesi tasavvufun İslâmî bir hareket olarak ortaya çıkmasına
sebep olan faktörlerin başında gelir. Zühd ile tasavvuf arasındaki en önemli
fark zühdde korku, tasavvufta sevgi unsurunun ağır basmasıdır. Zühd
hareketinde korku sevgiyi, tasavvuf hareketinde ise sevgi korkuyu kapsar. Zühd
âhirette kurtuluşu amaçlayan nisbeten özel bir mânevî hal, tasavvuf ise bu
hayata dayanan ama daha çok Allah'ın rızâsını ve sevgisini kazanmayı amaçlayan
daha kapsamlı mânevî hayattır.
Tasavvufta
Allah sevgisinin ne kadar önemli olduğunu göstermek için sûfilerin üzerinde
özenle durdukları ve önemle açıkladıkları şu hadîs-i şerife bakmak
yeterlidir. Kutsî hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kulum farz
ibadetlerle yaklaştığı kadar başka hiçbir şeyle bana yaklaşamaz. Nafile
ibadetlerle de bana yaklaşır. O kadar çok yaklaşır ki ben onun gören gözü,
işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle görür,
benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Böyle bir kul bana sığınırsa
onu korurum, benden bir şey isterse dileğini yerine getiririm" (Buhârî, "Rikâk", 38).
Tasavvuf
kulun Allah'a yaklaşması ve 0'nunla böyle bir mânevî ilişki kurmasıdır.
Allah kuluna şah damarından daha yakındır (Kâf 50/16). Allah'ın bir ismi
"el-karîb"dir. Yani o her zaman herkese yakındır. Fakat sevdiği
kullarına özel bir anlamda yakındır. Allah'ın yakınlığını kazanan
insanlara mukarreb denir (el-Vâkıa
56/88-89).
Müslümanların
iman ve ibadet itibariyle çeşitli dereceleri vardır. Bir hadiste imanın altı,
İslâm'ın beş şartı sayıldıktan sonra en büyük mertebe olan ihsan şöyle
tarif edilmiştir: "İhsan, Allah'a, onu görüyormuşsun gibi ibadet
etmektir, her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görmektedir" (Buhârî, "Îmân", 37; Müslim, "Îmân",
57). Kur'ân-ı Kerîm'de, "İhsan üzerine
olunuz, Allah ihsan üzere olanları sever" (el-Bakara 2/195; el-Mâide 93)
buyurulmuştur. Mutasavvıflar bu hadisten İslâm'ın üç mertebesi olduğu
sonucunu çıkarmışlardır. Bunlar sırasıyla İslâm, iman ve ihsan
mertebeleridir. İslâm zâhir, iman zâhir ve bâtındır. İhsan ise zâhir ve
bâtının hakikatidir. İslâm'da bilgi amelle, amel ihlâsla, ihlâs da Allah'ın
rızâsını taleple kemale erer. Bilgi, ihlâs ve rızâ bu üç mertebenin başka
bir ifadesidir. Müminler ilim, amel ve mertebe itibariyle birbirinden farklıdırlar.
Nitekim Kur'an'da şöyle buyurulur: "Kendilerine ilim verilenler derece
derecedir". "Amel edenlerin de mertebeleri vardır".
"Bakın nasıl bazısını diğer bazılarına üstün kıldık" (el-Mücâdele 58/11; el-Ahkâf 46/19; el-İsrâ 17/21).