Bismillahirrahmanirrahim
Gelin sizin ile kırk
sene NEFSİM ile baş başa dolaştığım yerleri sizin aklınıza sunayım.
Rabbimin yardımı ulaşıp aklımı, nefsime kumanda edinceye kadar ümit
ederim ki Rabbim bizi de sizin kurtuluşunuza sebep kılar.
Hemen
şunu da ilave edeyim ;
nefsim ile arkadaşlığımın
otuz yedinci senesine girmiştim ki, dünyaya geliş sebebim, babam dünya ömrünü
bitirmiş ebedi yolculuğuna çıkmak üzere o zamanlar bilemediğim şimdi ise
çok iyi idrak ettiğim her insana nasihat eden yeşil üzerine sarı sırma ile
işli,
” Her nefis ölümü
tadacaktır” örtüsüne sarılı
tabutu musalla taşı üzerinde, cenaze namazı başkaları tarafından kılınırken,
nefsimin kenarda sigarası ağzında seyirci olmasını,
halen üzüntü içinde
hatırlıyor, son nefesime kadar da bu üzüntüyü daha da artarak hatırlayacağımı
zannediyorum.
Bugün benim nefsime
benzeyen nefisleri gördükçe hele gün geçtikçe acayip usuller,
tabut üzerine sarılan
spor kulüplerinin bayrakları, cami ile mezarlık arasında yol boyu tutulan
alkışlar, içki partileri, şarkılı, danslı kutlama günleri, türbe
ziyaretlerine karşı çıkıldığı halde,
kendi sevdiklerini
kabirleri başlarında onlarla konuştuklarını gördükçe üzüntüm daha da
artıyor. Mezarlıklar birer çukur olmuş, başlarında Kur’an okuyanlar,
namaz kıldıranlar, sarhoş,
benim eşkıya
nefsimin arkadaşları buralara kadar uzanmış bizse körlüğümüzden bunları
görememişiz.
Anma günlerimiz
gitme sırasının bize geldiğini hatırlayıp, hiç camilere uğratmadığımız
nefislerimize, hiç uğramadığın halde neden bu camilerden yola çıkacaksın
sorusunu sormamışız, abdestsiz, taharetsiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız,
eş dost ve sevenlerimizi tabutumuzun altına girip bizi bir çukura koyacaklarını
düşündükçe kahroluyorum.
Fakat bu kitapçık
ile bazı nefislere yardımcı olabilirim ümidi beni teselli ediyor.
Ey
nefsim yol bitmez deme görmüyor musun ki, her gün yüzlerce kişi başka bir
yolculuğa çıkıyor, onlar sana ders vermiyor mu?
Bu yolun onlar gibi
bir gün sende sonuna geleceksin. İlmin en ileri bir devirde, bütün
nimetlerin en bol olduğu bir zamanda, arzın ve göğün en verimli araçlarla
istifadene sunulduğu bir çağda yaşıyorsun, aklım var, tahsilliyim
diyorsun.
Kalbim var seviyorum
diyorsun, insanım, insanca yaşıyorum diyorsun. Yok nefsim yok, kendini aldatıyorsun.
Senin okuman, senin
tahsilin, cahillerin yaşadığı gibi yaşamak için, işin ve tahsilin de
onların başında olmak, onlara zulmedip cehaletlerinden ve fakirliklerinden
istifade etmek için.
Kadınları bırakıp
erkeklerin birbirlerini buldukları yerlerde okumadın mı?
Her gün binlerce sayıları
artan cahilleri bir arada barındıran memlekette tahsil yapıyorsun. Terazin doğru
tartmıyor, çünkü doğru yaşamıyorsun, adaletin sıfır, mazlumdan alıp
zalime ve cahile yediriyorsun.
İnsanlıktan haberin
yok, seviyorum diyorsun, etlerini pazarlara dökmüş, kan ve leş kokmuş
boyalarda sahte güzelleşmeye çalışmışları seviyorsun.
Çünkü güzelin ne
olduğunu, kimin ve neyin sevilmeye layık olduğunu bilmiyorsun.
Çünkü kalbin yok.
Bir ciğercide bir baş,
bir kalbe gülüyordu, binlerce başları düşündüm.
Benim başım ise o
anda kalbime ağlıyordu, binlerce kalpleri düşündüm.
Ey
nefsim sen akılsız, kör ve cahilsin, yolu bitirmiş, sonuna gelmişsin
haberin yok.
Bunları bilmek için
var diye öğündüğün aklını devre dışı bırakıyor, onlar gibi bir dişiye
sahip oluyor, dişini koruyamıyorsun, çocuk sahibi oluyor,
esiri olduğun tüm
yanlışları onlara aktarıyor onları elinle ateşe atıyorsun.
Hey... Gafil nefsim uyan! Sıyrıl cahilliğinden.
Akıllı olan etrafına bakıp, bu kadar zenginliğin
kendine ait olmadığını, kendinin durup dururken meydana gelmediğini,
kendinden başka canlıların çıkmasına mani olmadığını,
her gün gördüğün şeylerin bazen yeşillenip canlandığını,
bazen sararıp solduğunu,
babasının da babası olduğunu, anasının da anası
olduğunu fakat şimdi olmadığını acaba nerededirler diyerek düşünüp
uyanır.
Uyanır ve der ki,
“ben akıllı değilim”.
Kimdir
bu kadar varlığın sahibi, kim bu eşsiz sanatların sahibi.
Kimin emri ile alınıyor,anaların,
babaların, yaşlı ve genç insanların bir daha iade edilmemek üzere canları.
Kim ki bu?
Nasıl bir güç ve
azamet sahibi, nasıl bir alim?
Kimse ona hesap soramıyor
ve karşı gelemiyor.
Halbuki sen kuruşunu
dahi kimseye kendi rızan olmadan vermiyorsun.
Senden hiç kimse
zorla alamıyor, der ve düşünür.
İşte şimdi senin düşünme
zamanın en nefsim.
Benim dediğin aklını
sana küfür yuvaları kurmak için, kumarhaneler açmak için, ellerine silah
verip erkeklerini öldürüp, kadınlarından her türlü istifade etmek için,
çeşitli nimetleri
bir araya getirip sarhoş olmak için içkiler hazırlamak,
adaletten bahsedip,
kalemine yanlış yazdırmak, terazine eksik tarttırmak için,
ananın-babanın
kafasına odun fırlatmak, kız kardeşini çırıl çıplak soyarak teşhir
etmek için,
boy boy putlar dizip
bunlara tapmak için, vatanına kafir girdiğini gördüğün halde susman için
vermedi bu aklını sana veren.
Ey
nefsim! Var dediğin kalbini, onun bunun helalini, malını, mülkünü, ırz ve
namusunu, senin olmayan şeylerin sevgisi ile doldurmak için vermedi sana
veren.
Sen bunlarla insan olamazsın.
İnsanım deme kendine, sana seni insan suretinde yaratan
sahibin, bu hallerinden dolayı hayvandan aşağısın diyor.
Kim mi?
Senin sahibin !
İşte o aklın ile,
yalnız kendinin bilinmesini isteyen, temiz kalabilmen için, senin için
indirdiği kitabını okuyabilmeni isteyen, kalbin ile yalnız kendisinin ve
sevilmesini istediği sevgilisinin sevilmesini istediği;
Alemlerin Rabbi olan
Allah (c.c)...
Sen ey gafil nefsimin
ve nefislerin, babalarının, analarının, hocalarının, imam, müezzin ve
alimlerin nefisleri.
Bu emaneti sizlere
teslim eden böyle mi teslim etti?
Bu söylenenler
sizleri hiç ilgilendirmiyor mu?
Hep doğru, doğru
diye tasdik ediyorsunuz.
Bu yolun bir gün
biteceğini neden söylemedin, hiçbir kelime dahi bilmediği, bu dünyanın
pisliklerine bulaşmadığı zamanlarda onun aklını ve kalbini bu afatlardan
ne için korumadın.
Halbuki o zamanında sizlere tertemiz (İslam fıtratı
ile) teslim edilmiş, geldiği yerin, oradan gelip gidenlerin bilincinde idiler
Rabbini biliyorlardı.
Arkadaşları vardı geldikleri yerde.
Kendi isteği ile de gelmemişti.
İtaatkar olduğu, aldığı emre uyduğu, imtihan olmak
için gelmişti bu aleme.
Neden ona ebediyen imtihan kapısında kalınmayacağını,
yine geri dönüleceğini söylemediniz. Söylemenize de lüzum yoktu.
Hep onu seyretse idiniz, onu bildiği ile baş başa bıraksa
idiniz, sizin ona değil, sizin de Rabbinizin ona öğrettiklerinden ders alırdınız.
Siz
ey öğretmen olmuş, öğretmenlikle alakası olmayan nefisler.
Öğretirken öğrenileceğini
bilmeyen, iki marş, yirmi dokuz harf, on rakam ile her şeyi bitiriveren, mühim
olan bunları öğretmen değil idi.
Bunlar yan yana
dizilecek, yer değiştirip yine dizilecek bazı kelimeler meydana gelecek.
Bu da mühim değil,
rakamlarda böyle, mühim olan onların dili ve sırları idi.
Mühim olan bu dil ve
sır ile yapacakları ameller idi.
Bilmiyor idinse neden
araştırmadın, öğrenirken öğretirdin.
O geldiği yerde
bunları biliyordu.
Çünkü Rabbimiz
babamız Adem’ e bunların sırrını vermiş ve öğretmiş idi.
Sen
ey imam efendilerin, müezzin efendilerin, alim efendilerin
nefisleri, sizler suçsuz musunuz?
İşte en büyük suç
sizlerde.
Çünkü siz her şeyin
hakikatini O alemde de biliyordunuz.
Bu alemde de
okudunuz, öğrendiniz.
Size keramet olarak O
insanın ve kainatın temiz tutulmasının tarifesi olan kitabı hıfz
ettiniz, manalarını öğrendiniz.
Bunların hepsi birer
hakikat idi. Bu Hak,katların gerçek manalarını kime söylese idiniz kimse
hayır demezdi.
Diyecek olanlar çıksa
bile çok, çok canınızı alırlar idi, manasını sizler biliyor idiniz, seve
seve verirdiniz, sizden sonra gelen de sizin bırakmış olduğunuz yerden aynen
devam ederlerdi.
Siz korku tohumlarını
ektiniz, onlar biçtiler.
Aynı biçilenden ayrılıp
ekilen tohumdan biten tarladaki mahsul yine korku oldu.
Bugün yine aynı
ekim ve biçim devam ediyor.
Bu nefislerin,
nefisleri yok etmesi değil ki, neden korktunuz.
İlminizi nefsinize tatbik edecek idiniz.
Hayır işleyen cemaatten olacaksınız.
Sizdeki güzellik diğer nefislerin dikkatini çekecek,
onlara da bu hayırlı işleri tavsiye edecektiniz.
Bu aleme Nuh, Ad,
Semud, Lut ve Firavn kavimleri geldi helak olup gittiler.
Kur’an Arapça olarak Mekke
cahilleri ve onların babaları zamanında Hz. Muhammed
Mustafa (s.a.v.) efendimize indi.
Verilen vazifeyi yaptı gitti, her iş bundan mı
ibaretti?
Her şey orada mı kaldı?
Peygamber Efendimizin buna ihtiyacı mı vardı?
Bu helak olan
insanların nefislerinin sonumu geldi.
Nesli küfrü kesildi
mi?
Bu yolun sonuna kadar
bunların devam edeceğini ve hiç eksilmeyip artacağını sen bilmiyor mu
idin?
Kimler bugün bu
yerde oturur, kimdir bugün bu cahil nefislerin varisleri, bunları biliyor mu
idiniz?
Neydi sizi bunlardan
uzaklaştıran, hakikatleri onlara anlatmaktan sakındıran korku.
Onların zulümleri
kendi nefislerine idi, bilmiyorlardı, cahildiler, gözlerinin perdeli, kulaklarının
tıkalı, kalplerinin mühürlü olduğundan haberleri bile yoktu.
Dünyanın süsleri
onları aldatmış, geçici bir ömürde onlara kavuşmak için türlü yanlışlıklar
içinde nefis elbiselerini kirletmişlerdi.
Hala aynı işlere
devam etmekteler “ Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını ” sizler
bilmiyor mu idiniz?
Onların temizlenmesi
için Rabbinizin güzel nasihatlerinin Nur’unu taşıyan Kur’an-ı Kerim’e
yaklaştırmak yerine;
Allah’ın kanunlarını
sanki zulüm gibi göstererek,
müjdelemeden
korkutmak,
tövbe kapıları
kapanmamış olduğu halde Cehenneme doldurmak, onları daha da hırçınlaştırmış.
Sizin bu şekilde davranırken onlar gibi yaşamanız,
onların okudukları
okulları işgal etmeniz,
onların eğlendikleri
yerlerde onlar gibi eğlenmeniz,
onlar gibi
giyinmeniz, kısacası ameliniz ile sözleriniz arasındaki çelişki o insan
nefislerinin temizlenmesini arzu edenlerin de uzlaşması ile cehalet ehlinin
sayısının artmasına sebep olmuştur.
Siz bu işi Hakka bağlayıp,
susmadan Kur'an'ı dile getirse idiniz ki,
konuşan siz
olmayacaktınız, zarar da etmeyecektiniz.
Buradaki çürümeye
mahkum olan elbiselerini çıkarıp ebedi elbiselerini giyecektin.
Bu alemde bir insan
başka ne ister ki?
Kaybedilmiş hiçbir
şey yok. Gelin hep
beraber tövbe edelim.
Sizden evvelkiler sustularsa siz konuşun. Korkmayın, söyleyin
ölmezsiniz.
Borunun içinden gelen bir susam tanesi rızkınız ise
yemeden bu dünyadan çıkmanız mümkün değildir.
Korkmayın sesinizi kimse kesemez. Rabbimiz zaman çarkını
durdurmadan.
Ne zaman ki susam tanesi bitti, çark durdu, postu
delseler de kıymeti yok.
Çünkü onların deldiği birkaç delik unutma ki
mezarda binlerce olacak ve posttan eser kalmayacak.
Gel kardeşim, sen gafil olma, bu yolun sonu gelecek.
Sana bu söylediklerimizi dinlersen henüz zaman geçmedi.
Rabbimiz bizi zulmetmek için yaratmadı.
Yaptıklarımızdan
pişmanlıkla dönelim, bir daha yapmamak üzere tövbe edelim.
Rabbimizi bilelim.
Kıyamete kadar bize her türlü zorluklardan kurtulmanın
yollarını gösterecek,
tertemiz Rabbimize kavuşmamızın ışığını tutup
karanlık dünyamızda yolumuzu aydınlatacak rehberimiz Kur’an-ı Kerim’e
baş vuralım.
Her şeyin bir örneği, taklit edilecek bir numunesi
vardır.
O da Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın şehadet ettiği,
Habibim dediği, insan
numunesi Hz. MUHAMMED MUSTAFA (s.a.v.) efendimizi,
hayatını, sözlerini yakinen takip edelim, yaşantılarımızda
örnek alalım, nefislerimizi temizleyelim.
Hangi görüş, hangi inançta olursak olalım... hepimiz
aynı gaye ile yaratılmışız.
Bu dünya ve üzerindekiler bizim müşterek değerlerimiz,
her şeyin hayrında birleşelim.
Ben bir şey
bilmiyorum deme, sana zordur derlerse onlara inanma,
her şey o kadar
kolay ki, her şey o kadar alenen ortada ki, yalnız aklını ve kalbini bunun
la doldur.
Babandan istediğin
harçlık için, annenden istediğin meme için yalvardığının ve ağladığının
yüzde biri ile dahi bunlara sahip olursun.
Yalnız şunu unutma
ki, nasıl fabrikaya, bankaya, daireye veya dükkanına beş dakika geç kalmak,
kovulmana, işten atılmana, yevmiyenin kesileceğine içinde bir korku
duyuyorsan, bu korkuyu duy ve devam et.
Sen bir gün öyle
zengin olacaksın ki, hiçbir şeyim yok diyen sen, dağıtmakla bitiremeyeceğin
bir servete sahip olacaksın.
Bakın
kardeşlerim ! biraz düşünelim. Bu sözlerimi hiçbir nefsi kınadığım için
söylemiyorum.
Nefsimin zulmü altında
ruhumun ezilmesini, nefislerinizde hala ezildiğini duyuyor hep beraber mutlu
sona erelim diyorum.
Biliyorsunuz Mason
locaları kapılarını açtı.
Haham başı “ ben
yeni bir din icat ettim ” dedi ve ilave etti;
“O din Allah ve
insan sevgisidir.” İşte hakikat budur.
Allah’ı sevmek tabi ki
bütün insanların görevidir. Bu bir amaç değil
gayedir.
Çünkü insan ve cin taifesinin yaratılış gayesi
budur. Şimdi bakın Adem (a.s.)’dan Peygamber EFENDİMİZ’e kadar bütün
insanlar sevilirken,
Peygamber Efendimiz bir insan olarak tasdik edip
sevilmesi gerekmez mi?
Eğer bunu idrak edebilirsek nefisler arasında hiçbir
sorun kalmayacaktır.
Gel kardeş cahil olma ! O
güzelim aklınla şunu bil ki, bu yol bitecek. İsa (a.s.) da gelecek Mehdi de de.
O azap günü de
gelecek, o azap günü seni korkutmasın, imanı olanların, inananların aklını
ve kalbini Rabbine bağlıyanların bayramıdır o gün.
Sevgilinin tüm
sevgililerle kucaklaşacağı gündür o gün.
Bu sahte alemin
cefalarından kurtulduğumuz gündür o gün.
Bugün burada güzel
diye kendini helak ettiğin, yaşayacağım diye ömrünü tükettiğin,
tüm gözle görüp
seyrettiğin, hakiki zannedip aldandığın şeylerin sahte olduğunu,
hakikilerini görüp anlayacaksın.
İşte o zaman bu yol
bitse de sen kalırsın.
Çünkü sen de
sevenleri seven sevgiliyi kavuşacaksın.
Bizden söylemesi,
senden dinlenip tutulması.
Aklın
hala ermedi ise,
seni biraz olsun yaşadığın
alemden alamadık ise,
işte o zaman sana çok
yazık,
çünkü
sen ezelde yanlış yere imza atmışsın.
Varlığına inandığın
Aklın, kalbin senden ezelden alınmış.
Yerinde var sandığın
sahtelikleri ile seni aldatmış.
Şeytan denen düşmanın
işlemiş senin ziynetlerini.
İşte o zaman yine
sana söyleyelim.
Beklediğin İsa
(a.s.) da gelecek Mehdi de, o azap günü de.
Ama sen yine iman etmeyecek, inanmayacaksın.
Her şeyi inkar edip bir kat daha azacaksın, azgınlığın
arttıkça artacak, yolun sonuna nasıl vardığını anlamayacaksın.
Ne zaman ki, ateş yüzünü yalayacak.
Ayaklarına halkalar takılacak.
Boynuna kızgın demir urgan geçirilecek, işte o zaman
ayılacaksın.
Ama bir bakıma yine mutlu olacaksın.
Nuh, Ad, Semud ve Lut kavmindeki, kısacası Adem babamızdan
o güne kadar tüm senin gibi inanan arkadaşlarınız ile birlikte olacaksın.
Olacaksın ama saltanatından yoksun hiç kimsenin itibar
etmeyip bütün horluklarla baş başa kalacak,
kulaklarında ateşte kızdırılmış kamçıların sırtında
şaklamalarının sesi,
midende zakkum ağacından yediğin meyvenin acılığı,
boğazında kaynar
demir eriğinden içtiğin su.
İşte bu da,
buradaki saltanatının, yediklerinin, içtiklerinin ve sevdiklerinin oradaki
hakikileri, en iyisini Yüce Allah (c.c.) bilir.
O daima af edici ve bağışlayıcıdır.
Böyle bir günün azabından ve öyle bir güne sebep
olacak bu alemdeki yaşantımızda ondan yardım isteriz.
İSLAM ! İnsanların seviyesine indirilince değil, İnsanlar İslam’ın seviyesine çıkarılınca yaşanır ve
anlaşılır.
Bu alemde insanlar üç kısımdır.
Birincisi: Dünya için, dünyada bulunanlar için mücadele eder.
Öldürür, ölür, kendi cinsinden olan Allah (c.c.)’ın
kullarını dahi,
gayesi dünyasını kendi nefsince süslemek için
bunlarda Kelime-i Şehadet getirirler,
namaz kılarlar, oruç tutarlar, hac yaparlar, zekat
verirler.
İkincisi: Allah (c.c.) için, dünya için mücadele eder, üzerinde
yaşadığı toprağı genişletmek, malını mülkünü çoğaltmak,
rahat ibadet etmek için sadece kendi nefislerine uygun
olması için en yakınlarını dahi feda ederler.
Bunlar da Kelime-i Şehadet getirirler, bunlarda namaz kılarlar,
oruç tutarlar, hac yaparlar, zekat verirler. Müslüman’dırlar.
Üçüncüsü: ALLAH (c.c.) için tüm kainatın içindeki yaratıkları
severler.
Çektikleri cefa ve sıkıntı, uğradıkları musibet
onları onları bu sevgiden alıkoyamaz.
Kelime-i Şahadet getirirler, namazlarını kılarlar,
oruçlarını tutarlar, hac yaparlar, zekatlarını verirler.
Yüce Yaradan’dan istediklerini, kendileri için değil
tüm Yüce Allah (c.c.)’ın yaratıkları içindir. Hizmetleri ALLAH için,
ALLAH (c.c.)’ın yaratıklarınadır.
İşte İSLAM’ın zevk ve manası burada anlaşılır.