Yaprak SarmasıBeşir Ayvazoğlu Özencik Ahmet Turan Alkan, kendisini ne zaman arasam özencik yapar; mesela karlı havaları ve Sivas'ın çatır ayazlarını ne kadar sevdiğimi bildiği için "Şimdi bir kar yağıyor, bir kar yağıyor! Çayı da demledik!" deyiverir; yahut yarın Soğuk Çermik'e gidiyoruz, filanca saç kebabı yapacak!" Ne bileyim, mutfaktan madımak kokuları geliyordur, yaprak sarması sarılıyordur, erişte açılıyordur vb. Belki de o anda öyle bir şey yoktur, ama beni özendirip yerindirmekten zevk alır hain, bir de ballandıra ballandıra anlatır ki, çat diye çatlasam yeridir! Arife günü kendisi aradı; neymiş, evde yaprak sarılıyormuş! Kardeşim, söylenir mi şimdi bu? Telefonu kapattıktan sonra oturduğum yerde birkaç dakika öylece kaldım. Marcel Proust'un bir çay fincanında bütün bir geçmişi yakalaması gibi, yaprak sarması imajında önüme birden çocukluğunum ramazanları ve bayramları açıldı. Aileden biriymiş ve uzun yoldan geliyormuş gibi dört gözle beklenen ve sevinç içinde karşılanan ramazanın hayatımıza getirdiği canlılığı, hareketliliği daha dünmüş gibi hatırlıyorum. Sonra hüzünle uğurlanışını. Ancak bayramın gelişiyle yaşanan sevinç, ramazanın gidişinden duyulan hüznü dengeler, böylece günlük hayatın olağan akışına yumuşak bir geçiş sağlanırdı.
Ramazanı kış mevsiminde tanıdım; oruç tutmaya başladığım yıllarda muhteşem kışlar yaşanırdı. Bir yağdı mı bir daha kalkmayan, yol kenarlarına dağlar gibi yığılmış karlar, saçaklardan sarkan sivri uzun buzlar ve tahta kızaklarımız... Sivas'ta oturduğumuz sokaklardan biri epeyi meyilliydi ve kış aylarında boydan boya cam gibi buz tutardı. Kızaklarımıza binip bir uçundan kendimizi bıraktık mı diğer ucuna uçardık adeta. Trafik diye bir problemin bilinmediği yıllar, 1960'lar... Çocuklar ilk oruçlarını tuttukları zaman üzerlerine nasıl titrenir bilirsiniz. Ceplerimiz bir an önce mideye indirmek için sabırsızlandığımız iftarlıklarla dolardı. Akide veya beyaz mevlit şekeri, kini leblebi, bulabilirsek bir iki ceviz; pestil, kuru incir, dut kurusu, keçi boynuzu gibi şimdiki çocukların pek tanımadığı yemişler ve renga renk horoz şekerleri! Ramazan gelince horoz şekercilerin sayısı birden artar mıydı, ne? Bazen çok acıkır, nazlanır, sabırsızlanırdık; bu yüklerimiz bizi omuzlarında gezdirerek avuturlardı. Ezana birkaç dakika kala, kaleden atılan kurusıkı iftar topunun yukarı fırlattığı renkli paçavraları ve minarelerde kandillerin yanışını görebilmek için (ne büyük zevkti!) sokağa çıkardık; ve top atılırdı, mahallenin bütün çocukları, iftarlık yemişleri alelacele tıkınır ken "Top patladı, top patladı!" diye çığlık çığlığa evlere koşuşumu: doğrusu görülecek şeydi. Ya Hannan Ya MennanAh o fakir, fakat lezzetli iftar sofraları! Yer sofrasının etrafında, ailecek halka olup Allah ne verdiyse iştahla yerdik. Zevk erbab, peskütan çorbasının üzerine mesela patates mıhlamasının (veya hangi yemek varsa onun) tiridinden şöyle yarım kaşık gezdirirdik. Gürül gürül yanan sobanın üzerinde dumanı
tüten çaydanlığı hiç unutamam. Eski çaydanlıklar galiba öter gibi bir
ses çıkarırdı. İftarın hemen ardından gelsin demli çaylar. Ve teravih
namazı; ahşap mahalle mescidinde, herkesin birbirini tanıdığı cemaatle
yatsı namazı dahil otuz üç rekat... Aralarda hala kulaklarımda çınlayan
Arapça "Ya Hannan, ya Mennan" ilahîsi. Biz çocuklar arka saflarda
kıkırdar dururduk. Büyükler selam verdikçe hım
hım derlerdi ama kimin umurunda! Hele teravih çıkışları teneke tabancalarla
mantar patlatmanın, kartopu yahut saklambaç oynamanın zevki... Nasıl anlatsam! Kış ramazanı bu, çabucak geçerdi! "Ah, derlerdi yaşlılar, canım Ramazan ne de çabuk geçti!" Neyse ki bayram vardı. Bir hazırlık, bir hazırlık! Önce koca bir tencereyi tepeleme dolduracak şekilde yaprak sarılırdı; onun yanında mutlaka bayram çorbası olmalıydı; bildiğimiz aşurenin biraz suluca pişirilmiş şekli; ve nedense hurma denilen kalbura basma Sivas'ta bayram sofralarının vazgeçilmez üçlüsü. Biz çocuklar ise birer uzun sopa veya oklava temin eder, bayramın birinci günü kahvaltıdan sonra toplanıp "Memmecimin giliği, badelerin tavası, amin amin birer gilik" tekerlemesini tutturup kapı kapı gezerdik. Sopalarımıza, bayramdan önce temin edilen memmecimlerden birer ikişer takılırdı. Memmecim, küçük, tatsız tuzsuz bir simit çeşidiydi. Çocukluk işte, iştahla, hapür hupür yerdik.
Yalnızlık çekilmezdi!
Bayram namazları da teravih namazları gibi biz çocuklar için ayrı bir
güzellikti. Güle eğlene namaza, camiye, cemaate alışırdık. Namaz çıkışı
bütün mahalleli ayak üzeri bayramlaşıp kucaklaşırdı. Ancak asıl bayramlaşma
evlerde olurdu; sabah telaşı bittikten sonra mahallenin ileri gelenleri
toparlanır, hep birlikte bütün evleri ziyaret ederlerdi. Müthiş bir dayanışmaydı,
hiç kimse yalnızlık çekmezdi. İşte böyle... Ahmet'in özenciği bana güzel çocukluk günlerimi yeniden yaşatırken hanımın başına iş açtı; oturdu zavallı, oflaya puflaya yaprak sardı. Sanırım, aziz dostumu gördüğü zaman söyleyecek bir çift sözü var! 31 Ocak 1998 (Siretler ve Suretler, İst. 1999, s. 292-295) |