Eski Zamanlarda Ramazan Hazırlığı Refik Halit KARAY Benim çocukluğumun ramazanları karakışa rastlamıştı. Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi. Fakat annemin kış ramazanını yazınkilere tercih
ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar,
top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarmızın
susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız,
bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı
olsun! Yaz ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün
zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek
hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler,
karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!
Kısmetimde iki mevsim ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar
kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik...
O ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanılmaz halde! Berat kandili geçince evde ramazan hazırlığına
başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa yıkanır,
günlerce tahta gıcırtıları. İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen
bir Anadolu kasabası ahengi verirdi. Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi.
"On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan ramazan, her şeyden evvel,
boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk
hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene
sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi. Büyük konakların iftar sofrasında yer almak
için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse
kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi
sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak,
size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta,
kahve ocağı sofrasında... Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş,
ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını
doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz, onlar
dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda
iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı! Şurasını da unutmamalı: Bugün, şayet iyi bir
lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o yemeklerin
bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir masraf ihtiyar etmeniz lazım gelir!
Bizim iftarımız da herkese açıktı. Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir
sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten,
"Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye
duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk,
burnunda altın gözlük- köşesine hususî bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını
nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan
maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından
Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:
- Rugan-i sade, kaç teneke?
Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke
mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir
suale geçerdi:
- Un ne kadar olmalı? Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden
cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi; "dakîk"
demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik
yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası! Ben de söze karışırdım: Mutfak erzakı arasında,
"elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar
unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı;
sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak
ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi
ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi.
Herkes "Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?"
derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri
saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım;
minimini bir şövalye kıyafetinde, belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife
elbisemle burç ve barularında dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan
yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim! İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş
etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye
mağazaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu,
bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri
yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız
sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep
birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip
kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç
ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda
şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır,
öyle saklanırdı. Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker
kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına
biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten,
bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım. Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu
uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada kavururlar
ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını çekerlerdi. Mahlut olmasından korkulduğu cihetle toz kahve
alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından dikili,
ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz
da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında
bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu
tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü. İşte, büyük konaklarda şaban ayının son haftaları,
bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle geçerdi. Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı
büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı:
Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için...
Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi.
Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı
bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız
madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve
kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke
kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler;
zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini, kokusunu
sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra sürtüştürdükleri
zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece hafiflemişi,
fakat daha yavanlaşmışı... Ramazandan evvel listesi yapılan bir de reçel
ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları
reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere
-harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur
dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu. Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet... salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hala var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş, pek özge bir şey değildi. Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla
beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş
limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi;
amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı... Kızıl derisine
bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır
duran nefîs bir salata hazinesiydi! Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor.
Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife
kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim
lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı yumurtanın
nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine
koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn,
roman gibi, içtimaî tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can
atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi
belki ayıp- bir yemek kitabıdır. Bir yemek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda
saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine kandırmış olan
haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin! (Üç Nesil
Üç Hayat, s. 129-131) |