Ramazan Folklorundan Ramazan Otokritiğine Ahmet Turan Alkan İtiraf etmeli ki ramazan, çoğumuz için kendine mahsus geleneklerle örülmüş folklorik bir gösterge manasını taşıyor; Radyo ve televizyon yayınlarında dinî muhtevanın ağırlık kazanmasından başlayarak, çarşı pazarda ramazana mahsus gıda maddelerinin boy göstermesi, özene bezene hazırlanan ve sair öğünlerden zengin ve gösterişli olmasına itina gösterilen iftar sofraları, sahur saatlerinde davulcuların sokak sokak gezmesi, minarelerin ışık mahya şehrayinleri, iftarlık hediyelerin teati edilmesi, ramazanı vesile ederek kredi ve itibar gösterişi haline getirilen geniş kapsamlı iftar şölenleri, "oruç ayı"na mahsus gelenekler olarak sayılabilir. Dinî bir espriden hareket ederek birtakım gelenekler tesis etmenin, insanlık tecrübesi bakımından son derece tabiî olduğunu kabul etmeliyiz; hatta denilebilir ki büyük çoğunluklar için "dinî tecrübe", sadece dinî bir esastan ilhamını alan birtakım geleneklerin yaşatılmasından ibarettir. Halbuki geleneklere hayat veren dinî espri, geleneğe muhtaç olmaksızın dahi mana bütünlüğüne sahip ve fonksiyonel bir fikirdir. Gelenek, dinî bir fikir veya espriyi kurumlaştırarak nesiller arasında tecrübe intikalini sağladığı için bir kıymet ifade eder; gelenek, sadece gelenek olduğu için değer taşımaz ve gelenek adına bir şeyler yaparken onun anafikrini unutmak doğru değildir. Orucun sadece günün ışımasından gün batımına kadar aç kalmaktan ve nefse hoş gelen şeylere yaklaşmamaktan ibaret olmadığını herkes biliyor; bu haliyle oruç pasif bir ibadet biçimi olarak görünür; oruçlu olmak için bir şey yapmak değil, yapmamak kafi gibidir. Bu tarifte eksik kalan şey bir ibadet türü olarak orucu, sadece bir şeyler yapmamak şeklinde idrak etmekle yetinmeyip, onu bir davranış güzelliği ile taçlandırmak, oruç bilincini aktif hale getirmek ihtiyacıdır. Ramazan bu manada sadece sindirime yarayan uzuvlarımızı değil, zihnî melekelerimizi de yıllık bakım ve onarımdan geçirme ayı olarak kabul edilmelidir. Ramazan, inanan kişilerin kendini otokritiğe tabi tuttuğu, din telakkisini yeniden gözden geçirdiği, bu telakkiyi ne derece davranış güzelliğine dönüştürebildiğini sınadığı ve eksiklerini onardığı bir ay olarak değerlendirilirse, zannımca gerçek kıymetini bulacaktır. Bir insanın kendini "dindar" veya "dinibütün" olarak kabul etmesi ve çevresinde bu sıfatla tanınmasının herkes tarafından hissedilebilir ve anlaşılabilir bir ölçüşü vardır; bir "din"e mensup olmak şuuru, o insanda en azından davranış ve huy güzelliği olarak aksetmelidir. Din, genel manada insanla Yaradan arasındaki münasebetin ortak ismidir ve bu çerçevede şahsî bir şuurlanma halidir. Ne var ki bu idrak her şeyden önce yakın ve uzak çevre tarafından güzellikten bir eser olarak algılanmalıdır. Meseleyi daha özel bir çerçevede ele alırsak söyleyebiliriz ki dindar kişi, bu sıfatı bir iftihar vesilesi olarak kabul ediyorsa en azından çevresine güven verici, nazik ve terbiyeli bir insan görüntüsü vermek zorundadır. İmanın derecesi insanlar tarafından ölçülemez ise de bir dine mensup olmanın şuuru ölçülebilir bir keyfiyettir. Başkalarına zararı dokunan, güvenilmez, tehditkâr, kaba, saygısız ve nezaketsiz kişileri, en azından taşıdıkları dindarlık sıfatına ihanet etmekle suçlayabiliriz. Edebî lezzet beklenen bir yazıda vaaz üslübunun pek de hoş görünmediğini farkediyorum ama başta kendi nefsim olmak üzere orucun, üzerimizde bir davranış güzelliği şeklinde tecelli etmemesi beni ürkütüyor. Etrafına karşı kaba, tahammülsüz ve kırıcı davranan birinin "oruç asabiyeti" mazeretine sığınması asla kabul edilemez bir müdafaa tarzıdır. Yoğun trafikte birbirine küfreden, en basit nezaket kaidesine bile itaat etmeyi zayıflık sayan, ikide bir yere tükürmeyi oruçlulara has bir imtiyaz haline getiren, bile bile yalan söyleyen, ihtikâra tevessül eden bir insanın oruçlu olup olmaması doğrusu pek farketmiyor. Ramazan geleneklerini paylaşmak elbette büyük bir zevk, ama ramazanla birlikte gündelik hayatta iyiye ve güzele doğru gözle görülür bir değişikliğe raslamamak üzüntü verici. Davranış ve huy güzelliğine, nefsî otokritiğe yol açmayan oruçtan geriye sadece ramazan folkloru kalıyor; elbette o da güzel ama, tek başına ne değeri olabilir ki? Tebessüme bile sadaka ödülü vaadeden bir değer ikliminde yaşıyoruz. Oruç hiç değilse, üzerimizde iğreti de olsa bir tebessüm halinde tecelli etmelidir; kim bilir belki böylece günün birinde tebessüm ve nezaketi şahsiyetin bir parçası haline getirmeyi başarabiliriz. |