İbadette Cuşiş

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

        Bir öğle sonu. Akşama doğru büyük camilerimizin birinde, tenha bir köşede, bir sütun dibine oturduğum zaman kendimi uhrevî bir mıntıkaya ermiş zannederim. Fatih Cami-i şerîfinde bilmem neden her yerden ziyade ruhaniyet vardır. Ruhum orada dinî murakabenin azamî huzuzuna varır. Bu cami diğer mabetlerimizden ne daha büyük, ne daha muhteşem, ne daha bediî olmamakla beraber havasında imanı kuvvetlendiren ve insanı muvakkat bir zaman için devrin hayhuyundan, gündelik hayatımızın hasis ve zelil tahassüslerinden tecrit edici bir halet vardır.

1336 [1920] senesi İstanbul'undan kaçmak istediğim zaman kalbim mütekallis, şakaklarımda bir acayip sıtmayla oraya giderim ve camiye girmezden evvel Fatih muhitinin durgun manzarasından bundan beş asır evvel mevcudiyetimize ait bin hatırayla sükun bularak yavaş yavaş sanki günlerce, sanki aylarca yürüyen uzak yollardan gelmiş bir hacı gibi mabedin serin gölgesine sığınırım.

Burada ruhum her türlü tehlikeden ve her asrın türlü cefasından masundur. İçinde bulunduğum bina kurulalıdan beri geçtiğimiz merhaleler biribiri üstüne yığılan seneler, biraz evvel ortasından çıktığım mahlüc, melun ve mağşuş alem bana bu serin gölgenin arkasından bir hayal gibi görünür. Bir kabusun hatırası gibi müphem ve bulutludur. Ve gönlüm her türlü izden muarra, yeni doğmuş bir çocuk kadar saf, tamamıyla Rabbin huzurundadır. İçimden ne bir iştikâ ne bir isyan sesi duyarım. Biraz evvel dışarıda işittiğim sözleri bir deli saçması kadar manasız, gördüğüm işleri bir hayaletin harekâtı kadar vahi bulurum. Gözlerimi kapar ve kendimi dinlerim.

Kalbimde güya bir menba açılmış gibidir. Bu menbaın suları yavaş yavaş bütün vücuduma dağılır. Bende günaha, masivaya, küfür ve isyana dair ne varsa hepsini yıkar, siler götürür. Böylece varlığımdaki bütün fena şeylerden, kısmen yabancı ellerin kanıma telkih ettiği zehirlerden kurtulurum, boşalırım. Sade seven, sade nedamet eden, sade secdeye varmış bir ruh halinde kalırım.

İçimizde bu manevî hazza erenler maatteessüf pek azdır. Murakabenin zevkini çoktan kaybettik. Zamanımızdaki abit ve zahitler günden güne alelade vazifelerini işleyen kimseler derekesine iniyorlar. Bunlar abdestlerini alırlarken, namazlarını kılarlarken ve ellerini açıp dua ederlerken adeta angarya bir işi başlarından savmaya çalışan adamlara benzerler. Birçokları için de ibadetin erkanı adeta mihaniki bir tarzda ruhun alakası olmaksızın cismin mutat hareketleri mahiyetindedir. Böyle ibadetler bilmem huzur-ı Rab'de bilmem ne dereceye kadar makbuldür? Fakat maneviyatımızı yükseltmek ve ruhumuza ezelî neşeden bir hisse vermek için bu miha­niki zühdün hiçbir kıymeti olmasa gerektir. Vakıa ekser-i ahkam-ı diniyyeye göre -Hristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olsun- ibadette cuşiş pek makbul bir şey değildir. Onun içindir ki coşkun gönüllere bazı tarikatlar bir ittisa ve itila sahnesi olmuştur. Mevlevîlerde sema, Kadirîlerde zikir, o nevi ibadetlerdendir ki ruh burada bütün hızını buluyor. Bütün coşkunluğunu tatmin ediyor. Fakat biraz duygu, biraz heyecan karıştırmak suretiyle aynı hızı, aynı coşkun­luğu namazda, duada hatta bir cami köşesinde, bir sütun dibinde bağdaş kurarak otururken de bulmak kabildir. Elverir ki gönlümüzü bir an için dünyevî kaygılardan tecrit edebilelim. Din, yalnız nas ve kanundan ibaret değildir. O aynı zamanda ruhun bir haletidir ve bir nevi ulvî heyecandır. Cennet vaadi Allah'ın o kullarına mübeşşerdir ki, kıbleye karşı el bağladığı vakit sureleri yalnız dudakları okumaz, rükü ve sücuda yalnız cismi varmaz, bütün mevcudiyetiyle ruhanî mıntıkaya girmesini bilir. Ve fenafillah olacak kadar şeyda bir aşk hisseder.

(İkdam, 21 Ramazan 1338/9 Haziran 1920)