|
Bir öğle sonu. Akşama doğru büyük camilerimizin birinde, tenha
bir köşede, bir sütun dibine oturduğum zaman kendimi uhrevî
bir mıntıkaya ermiş zannederim. Fatih Cami-i şerîfinde bilmem
neden her yerden ziyade ruhaniyet vardır. Ruhum orada dinî murakabenin
azamî huzuzuna varır. Bu cami diğer mabetlerimizden ne daha
büyük, ne daha muhteşem, ne daha bediî olmamakla beraber havasında
imanı kuvvetlendiren ve insanı muvakkat bir zaman için devrin
hayhuyundan, gündelik hayatımızın hasis ve zelil tahassüslerinden
tecrit edici bir halet vardır. |
 |
| 1336
[1920] senesi İstanbul'undan kaçmak istediğim zaman kalbim mütekallis,
şakaklarımda bir acayip sıtmayla oraya giderim ve camiye girmezden
evvel Fatih muhitinin durgun manzarasından bundan beş asır evvel
mevcudiyetimize ait bin hatırayla sükun bularak yavaş yavaş
sanki günlerce, sanki aylarca yürüyen uzak yollardan gelmiş
bir hacı gibi mabedin serin gölgesine sığınırım.
Burada ruhum her türlü tehlikeden
ve her asrın türlü cefasından masundur. İçinde bulunduğum bina
kurulalıdan beri geçtiğimiz merhaleler biribiri üstüne yığılan
seneler, biraz evvel ortasından çıktığım mahlüc, melun ve mağşuş
alem bana bu serin gölgenin arkasından bir hayal gibi görünür.
Bir kabusun hatırası gibi müphem ve bulutludur. Ve gönlüm her
türlü izden muarra, yeni doğmuş bir çocuk kadar saf, tamamıyla
Rabbin huzurundadır. İçimden ne bir iştikâ ne bir isyan sesi
duyarım. Biraz evvel dışarıda işittiğim sözleri bir deli saçması
kadar manasız, gördüğüm işleri bir hayaletin harekâtı kadar
vahi bulurum. Gözlerimi kapar ve kendimi dinlerim.
Kalbimde
güya bir menba açılmış gibidir. Bu menbaın suları yavaş yavaş
bütün vücuduma dağılır. Bende günaha, masivaya, küfür ve isyana
dair ne varsa hepsini yıkar, siler götürür. Böylece varlığımdaki
bütün fena şeylerden, kısmen yabancı ellerin kanıma telkih ettiği
zehirlerden kurtulurum, boşalırım. Sade seven, sade nedamet
eden, sade secdeye varmış bir ruh halinde kalırım.
İçimizde bu manevî hazza erenler maatteessüf pek azdır.
Murakabenin zevkini çoktan kaybettik. Zamanımızdaki abit ve
zahitler günden güne alelade vazifelerini işleyen kimseler derekesine
iniyorlar. Bunlar abdestlerini alırlarken, namazlarını kılarlarken
ve ellerini açıp dua ederlerken adeta angarya bir işi başlarından
savmaya çalışan adamlara benzerler. Birçokları için de ibadetin
erkanı adeta mihaniki bir tarzda ruhun alakası olmaksızın cismin
mutat hareketleri mahiyetindedir. Böyle ibadetler bilmem huzur-ı
Rab'de bilmem ne dereceye kadar makbuldür? Fakat maneviyatımızı
yükseltmek ve ruhumuza ezelî neşeden bir hisse vermek için bu
mihaniki zühdün hiçbir kıymeti olmasa gerektir. Vakıa ekser-i
ahkam-ı diniyyeye göre -Hristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olsun-
ibadette cuşiş pek makbul bir şey değildir. Onun içindir ki
coşkun gönüllere bazı tarikatlar bir ittisa ve itila sahnesi
olmuştur. Mevlevîlerde sema, Kadirîlerde zikir, o nevi ibadetlerdendir
ki ruh burada bütün hızını buluyor. Bütün coşkunluğunu tatmin
ediyor. Fakat biraz duygu, biraz heyecan karıştırmak suretiyle
aynı hızı, aynı coşkunluğu namazda, duada hatta bir cami köşesinde,
bir sütun dibinde bağdaş kurarak otururken de bulmak kabildir.
Elverir ki gönlümüzü bir an için dünyevî kaygılardan tecrit
edebilelim. Din, yalnız nas ve kanundan ibaret değildir. O aynı
zamanda ruhun bir haletidir ve bir nevi ulvî heyecandır. Cennet
vaadi Allah'ın o kullarına mübeşşerdir ki, kıbleye karşı el
bağladığı vakit sureleri yalnız dudakları okumaz, rükü ve sücuda
yalnız cismi varmaz, bütün mevcudiyetiyle ruhanî mıntıkaya girmesini
bilir. Ve fenafillah olacak kadar şeyda bir aşk hisseder.
(İkdam, 21 Ramazan 1338/9 Haziran 1920) |