Birinci GünErcüment Ekrem Talü
Yine ramazanın ilk günü yankesiciler için bir ıyd-i ekberdir. Hele ikindiden
sonra...
Fes yana eğilmiş, gözler süzük, dudaklar morarmış ve kuru, simanın
rengi uçuk, bacaklar dermansız, kolları uyuşuk, düğmeleri çözük, ceketin
etekleri sarkmış, elde, içerisi esnayı rahda rast gelinip imrenilen her
çeşit nesneden birer parça dolu mahut kağıt torba, efendi tramvay bekler.
Mevkif kalabalık mı kalabalık. Birbirini sıkıştıran sıkıştırana! Tramvay
arabaları üzerine sinek üşüşmüş birer cesîm ve müteharrik akide şekeri
gibi gelip geçiyor.
-Fesubhanallah, daha ne kadar bekleyeceğiz? Ezana yarım saat var!
derken bir feryat:
-Amanın, polis efendi, polis efendi! Canım, nah gidiyor, tutun!
Velet başında alamet-i farika-i mahsusası olan kapela, yan sokaklardan
birine sapıp kaybolur. Ahali, bîçare efendinin yanında. Sualler, mütalaalar,
nasihatlar başlar:
-İçinde çok para var mıydı?
-Alan adamı görmüşsün?
-Be adam, ceketin yan cebine de para konur mu?
-Zo, bu İstanbul da şu ara ne kıyak şey oldu. Dünyanın bütün kapkaç
herifleri bunda!
-Sivilizasyon diye daha ne çeşit işler göreceğiz!
-Ti ine kale, kılefeti?
-Ayol, ne de tavşan gibi sekti? Bir feryat daha:
-Ne karıştırıyorsun ulan? O cebin içinde ben para bulamıyorum ki sen bulasın!
(Etrafındaki ahaliye dönerek)
Köpoğlunun veledi, elini boş cebime sokmuş habire araştırıyor, bereket
bir şey yok!
Öteden bir çığlık:
-İlahi, elin kopsun! Deminden beri nedir diyorum. Meğer şurada duran kokana
imiş! Aaa, gizli yerlerimi karıştırdı durdu!
İlk efendi melül melül evinin yolunu tutar. İftardan sonra aklını toparlayınca
vay evdeki kaşık düşmanının başına gelecekler! Tekmil hıncını ondan çıkaracaktır.
Ramazanın bu ilk gününün eskiden başka hususiyetleri de vardı. Paraya
tevakkuf eden hazırlıklardan, iftarlardan, diş kiralarından bahsedip de
hem kendimin, hem de karilerin derdini depreştirmeyeceğim. Yalnız yavaş
yavaş unutulduğunu görmekle müteessir olduğum bazı kadim ananelerin ihyasını
temenni ediyorum. Mesela bundan birkaç sene evvel Ramazan hulul etti mi,
küçük büyük herkes birbirini tebriğe şitaban olurdu. Samimî, riyasız ziyaretler,
mektuplar teati edilir, sohbetler, ictimalar olur, birlikte camiler, sergiler,
ahbaplar dolaşılır, otuz gün için müşterek ibadet, ziyaret, eğlence programları
yapılırdı.
Bu mevsimde oruç tutmak gerçi biraz güç oluyor. Günler uzun, havalar sıcak.
Lakin bu şerait dahilinde farîza-i sıyamı ifa etmek her halde daha ziyade
makbuldür. Zavallı Borazan Tevfik merhumun burada bir menkıbesini hatırladım.
Bugünkü musahabemi bununla bitireceğim.
Bundan üç dört sene evvel yine böyle bir yaz ramazanı Tevfik Erenköyü'nden
trene biner. Bîçare Tevfik dini bütün bir Müslümandı. Oruç başına vurmuş,
bîtap, şişman olduğu için sıcaktan da müteessir bir halde kompartımanın
birine yerleşir. Meğer karşısında öteden beri tanıdığı biri Saim, diğeri
Abid isimli iki birader oturuyormuş. Bunlardan biri Tevfik'e hitaben:
-Tevfik Bey! der; galiba oruç seni fena sarsıyor! Borazan, bila-teemmül
cevap verir:
-Ne yapayım? Siz iki kardeş taksim-i vazife etmişsiniz. Bana gelince hem
saim, hem abid olmak mecburiyetindeyim. Bu sıcakta da kolay iş değil! (İkdam, 2 Ramazan 1339/11 Mayıs 1921) |