Bir Sivas Ramazanı

Ahmet Turan Alkan

        Ramazandan bir gün önce, yani ilk teravihin kılındığı akşam bir arkadaşla hoş beş ediyorduk. Söz, sahur menüsünden açıldı, "sizde ne pişiyor, bizde ne pişiyor" derken, sahur sofralarının padişahı "kuskus"a geldik. Arkadaşım,

    -Pekâla, kuskus yerseniz, ramazanın sonuna kadar her kuskus tanesi zikreder, dedi. Gülüştük.

        İnanç, günlük hayatın eksenine yerleştiğinde, adetler, gelenekler ve hatta muaşeret kuralları bile dinî bir etki altına giriveriyor. Kuskus örneğinde, bu hakikati bir kere daha yalın şekilde farkettim. Galiba kuskus yemekten hoşlanmayan bir torununa, bir babaanne, bu mealde bir masum yalan söylemiş olmalıydı. Belki bu masum yalanın pratik bir taydaşı vardı; Malum ya, taneli yiyecekler midede daha fazla kalır ve açlık hissinin oluşmasını geciktirir. Belki kuskusun zikretmesi bu cinsten bir pratik faydaya yönelmiş, küçücük bir "inhiraf "tı.

Sonra adetlerin, dinden sayılıp sayılmaması hakkında mütalaada bulunduk. Din, elbette hayatın bütününü kaplıyordu ama, zavallı kuskusun ramazan sonuna kadar zikirle vazifelendirilmesi, her halde dinin rükünlerinden biri değildi. O halde dinî gereklerle, adet ve muaşeret hükmünden şeylerin dinî bir olgu sayılmasının birbirine karıştırılmaması gerekiyordu. Vakıa bunun zararı yoktu ve "canlı cansız her nesnenin Allah'ı zikretmesi" ayet hükmünde bir nass'dı ama bunu bulgura , pirince veya kuskusa kadar irca etmenin anlamı neydi? insanlar, dinle, dinî olmayan arasındaki farkı bilmeli değil miydi?

Sivas denilen şu kağşamış beldenin, yeniden bir "şehir" atmosferi kazandığı kısa arakesitlerden biri de ramazandır. Aynı kar yağışında olduğu gibi. Ramazanda da Sivas, illüzyonu andırır bir şekilde kirinden, pasından ve düzensizliğinden kurtulur; üzerine ramazanın getirdiği güzellik örtüsü çeker ve adeta "Akdeniz" olur. Bunu, ramazanın ilk teravihini kutladığımız Ulu Cami'de bir kere daha gördüm. Ulu Cami'ye epeydir yolunuz uğramıyorsa, mutlaka görmelisiniz: yeni tamiratından sonra evvelki loşluğundan tamamen kurtulmuş, sıcak, aydınlık ve huzur verici bir mabet haline gelmiş. Tabiî, bir şehrin en kıdemli camisi olmak gibi bir üstünlüğü var Ulu Cami'nin; ruhaniyeti var. Düşünün ki. Ulu Cami'de ilk Cuma namazı kılınırken, Moğollar henüz Anadolu'nun yolunu bile bilmiyorlardı. İstanbul, Ulu Cami'nin açılışından iki buçuk asır sonra fethedildi ve bu şehrin ortasında Ulu Cami, tam sekiz yüz seneden beri, şehrin manevî sıklet merkezini teşkil etmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında bakımsızlıktan yer yer çöken ve eskilerin tabiriyle "içinde itler enikleyen" bu güzel mabet, 1950'li yılların ortalarında, yine bu şehrin manevî muhafızlarından Ehramcızade İsmail Hakkı Toprak Beyefendinin öncülük ettiği bir ihya kampanyası ile yeniden izzetine ve şevketine kavuşmuş bulunuyor.

Bu şehrin insanlarına oruç ne kadar yakışıyor; ramazan, şehirlerimizi süflîlikten kurtarıyor. Bu efsunlu ayın sararmış benizlere getirdiği güzelliği hayretle seyrediyorum. Böyle günlerde Sivas'ın tadına doyulmuyor ve bilir misiniz ki, bu satırların kaleme alındığı anlarda, bu kağşamış şehrin üzerine iki rahmet birden inmektedir.

Aylardan Ramazan ve kar yağıyor!