Oysa, bu büyük bir aldanmadır. Gerçek olan, madde değil, Allah’tır. Kuran ifadesiyle, “Allah, hakkın ta kendisidir. O’nun dışında, onların taptıkları ise, şüphesiz batılın ta kendisidir” (Hac, 62).
Madde, ancak Allah’ın daimi yaratması ile vücud bulan ve varlığı koruyan bir mahluktur. Kendi başına bağımsız bir varlığa sahip değildir. Kendisine Allah tarafından “Ol” emri verildiği için olmuştur ve olmaktadır. Bir ayette şöyle denir:
"Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz." (Fatır, 41)
Dolayısıyla tüm evren, Allah’ın iradesi ile ayakta duran ve O bıraktığı anda da yıkılıp yok olacak hayali maddelerden oluşmaktadır. Allah’ın bu sonsuz iradesini hiç bir şeye benzetmek mümkün değildir, ancak insanın kavrayışına yardımcı olması için rüyaya atıfta bulunabiliriz. Bir insanın uykudan uyanmasıyla birlikte, rüyasında görmekte olduğu evren de yok olur. Çünkü o evreni yapan şey, uyuyan insanın zihnidir. Zihin o evreni “ayakta tutmayı” bırakınca, kendi başına bir varlığı olmadığı için, anında “zeval bulur”.
Allah kainatı işte bu mertebede yaratmıştır. Büyük İslam alimi İmam Rabbani, bu en büyük gerçeği şöyle anlatır: (ifadeler sadeleştirilmiştir)
“(Allah) sıfatlarından (Adil, Rezzak, Rahman vb.) her birine bir ortaya çıkış yeri belirledi ve bunlarda kendi özelliklerini yansıttı. Bu sıfatlarını yansıtmak için kullandığı varlıkların vücudunu ise yokluktan başka birşey yapmadı. Süphan Hak, üstün gücüyle yokluk aleminde sıfatlarından her biri için bir ortaya çıkış yeri belirledi ve bunları his ve vehim (kuruntu, zan) derecesinde yarattı. Üstelik dilediği zaman ve dilediği şekilde.
Alemin varlığı his ve vehim derecesinde olup harici derecede değildir. Bu durumda his ve vehim derecesinde yoklukta bir sabitlik ortaya çıkar ve yüce Allah’ın yaratmasıyla bir sağlamlık ve kuvvet kazanır. Böylece bu derecede, diri, bilen, güç yetiren, isteyen, gören, duyan ve konuşan olur. Ama yansıma ve gölge yoluyla, dış dünyada onun ne bir namı bulunur ne de bir nişanı. Dışarıda dahi Vacip Zat (Allah)’in zat ve sıfatlarından başka birsey yoktur.
Bunlar yüce vücudun zahirindeki aynada belirmişlerdir. Bunlardan başka birsey de dışarıda yoktur. Böylece onlar dışarıda bir görünüme sahip olmuştur. Dışarıda var gibi görünmüşlerdir. Gerçek manada ise dışarıda yüce Zattan başkası yoktur.” (Mektubati Rabbani, İmam Rabbani. sf. 517-519)
Allah’tan başka hak bir varlık olmadığına, her şey O’nun tecellileri olduğuna göre de, tüm fiillerin faili gerçekte O’dur. Kuran, bu sırra bazı ayetlerde şöyle işaret eder:
"Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü’minleri kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir." (Enfal, 17)
"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (İnsan, 30)
"Karşı karşıya geldiğinizde, Allah, ‘olacağı olan işi gerçekleştirmek’ için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve (bütün) işler Allah’a döndürülür." (Enfal, 44)
Dünyanın bir görünen (zahiri) yüzü, bir de gizli (batini) yüzü vardır. Zahirde her şey kendi başına buyruk, bağımsız bir varlık gibi durur. Oysa batında, vehim mertebesindeki yaratılış gereği, hepsi Allah’ın iradesine boyun eğmiş durumdadırlar. Kuran’ın ifadesiyle “... O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur...” (Hud, 56)
Allah’tan başka hiç bir şeye varlık vermemek, kimsenin kendi kendine bir şey yapamayacağını, her şeyi Allah’ın yaptığını bilmek, bir müminin her zaman aklında tutması gereken bir sırdır. İnkarcıların tüm hareketlerinin de gerçekte Allah tarafından yapıldığını mümin bilir. Olayları zahirine göre değil de batınına göre değerlendiren mümin, Allah’ın yardımıyla, her zaman en ihlaslı, en akılcı, en doğru tavrı gösterecektir.