İnsan, eğer cahiliye toplumunu saran gaflet perdesini kaldırır da, etrafını şuurlu bir biçimde gözlerse, hoşuna giden her şeyin Allah’tan gelen bir nimet olduğunu görebilir. Yediği tüm besinler, soluduğu temiz hava, etrafındaki estetik güzellikler, tüm bunları görmesini sağlayan gözü, her şey, ama her şey Allah’tan bir nimettir. Öyle ki, bu nimetler sayılamayacak kadar çokturlar; Kuran’da şöyle denir: “Eger Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir”. (Nahl, 18)
Ve kuşkusuz tüm bu nimetlerin de bir amacı vardır. Tüm bunlar, insanlar nefislerinin dilediği gibi kullansın, sorumsuzca ve şımarıkça tüketsin, talan etsin diye yaratılmamışlardır. Aksine, nimetin verilmesindeki amaç, o nimeti kullanan kişiyi Allah’a yöneltmektir. Çünkü verilen her şey, karşılığında bir şükrü gerektirir. En büyük ve en güzel nimetleri hiç durmaksızın insanlara veren Allah’a ise, en büyük ve samimi şükrü yapmak gerekir.
Şükür hem büyük bir ibadettir, hem de insanı “azgınlaşmaktan” korur. Çünkü insanın ruhunda zenginlik ya da güç bulduğunda zalimleşmeye, zorbalaşmaya, vicdansızlaşmaya karşı bir eğilim vardır. Zenginleşir, güzel imkanlara kavuşursa, acizliğini unutmaya ve kibirlenmeye başlar. Şükür, işte bu “azgınlaşmayi” engeller. Şükreden insan bilir ki; eline geçen nimet kendisine Allah tarafından verilmiştir ve her zaman için de O’na aittir. Bu nimeti de, O’nun yolunda, O’nun istediği biçimde kullanmakla yükümlüdür. Kendilerine büyük makamlar, büyük mülkler ve hakimiyetler verilen Hz. Davud, Hz. Süleyman gibi peygamberlerin tevazu ve olgunluklarının anahtarı budur. Kendisine verilen mülk nedeniyle azgınlaşan Karun’un da asıl sorunu, şükretmeyi bilmemesidir.
Eğer mümin, kendisine verilen nimetlerden dolayı azgınlaşmayacağını, kibirlenip şımarmayacağını yaptığı şükürle Allah’a gösterirse, Allah da ona daha fazla nimet verir. Allah’ın Kuran’da verdiği “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir” (İbrahim, 7) hükmü, bunu ifade etmektedir.
Şükür, yalnızca Allah’a söz ile hamd etmekle değil, O’nun verdiği tüm nimetleri Hak yolunda kullanmakla olur. Mümin, kendisine verilen her şeyi, Allah’ın dininin hizmetine sokmakla yükümlüdür. En başta da, Allah kendisine verdiği bedeni O’nun rızası için, O’nun yolunda mücadele etmek için kullanacaktır. Kuran, Allah’ın nimetlerine şükretmenin, O’nun nimetini başkalarına anlatmakla, yani dini tebliğ etmekle olacağını şöyle ifade eder:
"Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın.
Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı?
Ve seni yol bilmez iken, ‘doğru yola yöneltip iletmedi mi?
Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?
Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme.
İsteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma.
Rabbinin nimetini durmaksızın anlat." (Duhan, 5-11)