Dolayısıyla, bir insanın iman etmesi, sahip olduğu herhangi bir özellikten kaynaklanmaz. İmanı veren, ancak ve ancak Allah’tır. O, “Hadi”dir, yani hidayet verendir; “Rab”dir, yani eğitip yetiştirendir. Dilediği kulunu doğruya yöneltir. Hz. Musa’nın diliyle “Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir.” (Taha, 50)
Bu yüzden de, iman eden insan, Allah tarafından kendisine lütufta bulunulduğu, Allah tarafından seçildiği için mümindir. Kuran’ın ifadesiyle “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir.” (Kasas, 68)
İnsanlar, cehenneme orayı hak ederek girerler. Kendilerini yaratan Allah’a karşı isyan etmişler ve o en büyük azaba “müstahak” olmuşlardır. Buna karşın, cennete ancak Allah’ın lütfu ve bağışlaması sayesinde girilir. Allah, cennetine sokacağı müminleri, seçmiş, onlara lütufta bulunmuş, onları eğitmiş, günahlarını bağışlamış, hatalarını örtmüştür.
Mümin, bu seçilmişliğinin her zaman için farkında olmalı, kendisine verilen iman nimetine karşı, daima Allah’a şükür halinde yaşamalıdır. Bu seçilmişliğin şerefi onun her hareketine yansımalı, bunun vakar ve asaletini yaşamalıdır. Yeryüzünde “Allah’ın Halifesi” olarak dolaştığının, yeryüzünün çoğu gaflet ve sapıklık içinde iken, Allah tarafından imanla şereflendirilmiş olduğunun bilincinde olmalıdır.
Çünkü yeryüzünde yaşayan insanlar içinde, “ziyanda” olmayan, her geçen gün cehenneme biraz daha yaklaşan güruhun içinde yer almayan az sayıdaki kuldan biridir. Allah, hangi insanların ziyanda olduğunu şöyle haber verir:
"Asra andolsun;
Gerçekten insan, ziyandadır.
Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakki tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka." (Asr, 1-3)
Tüm insanlık, sonu cehenneme doğru giden bir “ziyan”in içinde iken, Allah tarafından bundan kurtarılmak, “alemlerin Rabbi” tarafından tüm insanlıktan üstün tutulmaktan daha büyük bir şeref var midir?