KALPTEKİ HER NİYETİN ALLAH TARAFINDAN BİLİNMESİ

İnkarcıların en temel özelliklerinden biri, samimiyetsiz olmalarıdır. Hem Allah’a, hem diğer insanlara hem de kendilerine karşı samimiyetsizdirler. İnsanların yüzüne karşı menfaat gereği çok sıcak davranırken, içlerinden onlara karşı çok kolay kin veya kıskançlık besleyebilmektedirler. Aynı iki yüzlülüğü kendilerine karşı da yaparlar; yaptıkları yanlışları kendileri de bildikleri halde bilinçaltına iter ve kendi kendilerini mükemmel bir insan olduklarına inandırırlar.

Bu samimiyetsizliğin temelinde, kalplerinden geçen düşüncelerin kimse tarafından bilinemeyeceği ve dolayısıyla bu düşünceler nedeniyle kimse tarafından suçlanamayacakları inancı yatar. Bu inanç kendi toplumları içinde doğrudur; kimse kimsenin gerçek düşüncelerini bilmez. Ancak hesaplamadıkları bir şey vardır; Allah, insanların kafalarından geçen tüm düşünceleri, hatta kendilerinin bile farkına varmadıkları bilinçaltlarını en iyi biçimde bilendir. İlgili ayetlerde şöyle denir:

"Göklerde ve yerde olanların tümünü bilir; sizin saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir." (Tegabün, 4)

"Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. O, yarattığını bilmez mi? O, Latif’tir; Habir’dir." (Mülk, 13-14)

Hiç kimse, Allah’ın bilgisi dışında bir diğeriyle konuşamaz, Allah’ın takibinden kaçamaz. Kuran bunu şöyle ifade eder:

"Allah’ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur; beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir." (Mücadele, 7)

Dolayısıyla, insanın Allah’ı hiç bir şekilde aldatması mümkün değildir. Allah, kişinin yaptığı tüm fiilleri, kalbinden geçen düşünceleri, hatta onun dahi tam olarak bilmediği bilinçaltını bilir. Bir ayette şöyle der: “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kaf, 16)

Bu durumda insanın yapması gereken şey, Allah’a karşı son derece samimi ve boyun eğici olmaktan başka bir şey değildir. Allah insanın ne olduğunu bilirken, Allah’a karşı kendini olduğundan üstün göstermeye çalışmanın hiç bir anlamı yoktur. İnsan, zafiyetlerini, eksiklerini, kusurlarını, imani zayıflıklarını Allah’a samimi bir biçimde açmalı ve O’ndan yardım istemelidir.

Peygamberler, Allah’la samimi diyalogun en güzel örnekleridir. Allah’a “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” diye dua eden, Allah kendisine “inanmıyor musun?” diye sorunca da, “Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için” diyen Hz. İbrahim, eksikliğini Allah’a karşı itiraf etmenin ve O’ndan yardım istemenin örneğidir. Aynı şekilde, Allah kendisine “Firavun’a git” emrini verdiğinde, “Rabbim, gerçekten onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum” (Kasas, 33) diyerek Allah’tan güç ve dirayet isteyen Hz. Musa da bir samimiyet timsalidir.

İnsan Allah’a muhtaç olduğunu kavramadan kendini güçlü, dirayetli, takva sahibi, cesur görmeye çalışmakla bu özelliklere kavuşmaz. Çünkü “insan zayıf olarak yaratılmıştır” (Nisa, 28) ve bu zafiyeti, Allah’a muhtaç olduğunu iyice anlasın diye vardır. Bu nedenle, samimi bir biçimde Allah’a yakınlaşmalı, kendisinde gördüğü her türlü hatayı O’na açıp, O’ndan destek istemelidir.