İSTANBULU TEMAŞA
Herşey, kristal bardaktaki billur suda bir yıldızın kayması ile başladı.
Zaman durdu, ışık söndü, ses kesildi. Etrafı derin bir ölüm sessizliği
kapladı.
Sekerâtın
son anı gibi bir haldi bu. Güzelliklerin menba'ı olan bu diyarda ölümle yüz
yüze gelerek hayatın bütün câzibesinin kuyruklu yıldız gibi her an sönmesini
beklemek, duyguları kızgın bir hasretle dağlıyordu.
Çünkü, huzur ve sevincin kemâle erdiği anda ölümü istemek, ancak dünyadaki
hiçbir güzellikle mukayese edilemeyen ahiret saadetini temâşâya muktedir
olan Hazreti Yusuf un (a.s.) müstecap duası ile dile gelmiştir.
Halbuki ölüm Peygamberimizce istenmesi men edilen ezeli bir hakikattır. Âcizliğinden
başka meziyeti, "duasından başka ehemmiyeti" olmayan insanın,
Yusuf (a.s.) gibi, bir anda Saadeti Dâreyni yaşaması mümkün değildir.
Bunu, ölümün ürpertisini içimde duyarak suya baktığımda daha iyi anladım.
Bardak, âsumanı kucağına almış oturuyor gibiydi. Kayan bir yıldıza
mukabil, binlerce yıldız bardağı doldurmuş, birbirine su atarak şakalaşıp
serinliyorlardı.
Gökyüzündeki yıldızlar bu halden memnun görünüyorlardı. Az önce kayan
yıldız, bir mü'mine ahirette ihsan edilecek Cennet mülkünün hududunu çizmek
istercesine, bardakta başlattığı kavisi tamamlamak için Arş'a doğru yükselmeye
devam ediyordu.
Ölüm ve hayat, suya akseden yıldız gibi, birbiri içinde görünmeye başlamıştı.
İkisinden birini tercih etmek imkânsızdı. Fakat zamanın öldürdüğü
duygularını diriltmek için, Muhyî isminin tecellî ettiği şu derya gönüllü
katreleri içmem gerekiyordu. Bardağı eğince yıldızlar endişe ile
titremeye başladılar.
O zaman semâyı yıldızsız, melekleri meskensiz bırakmaktan korkarak, yıldızları
yerine iade etmek için gözlerimi kapadım ve suyu semâya doğru serptim.
O anda gökyüzü
yere inmişcesine pırıl pırıl bir şehir peyda oluverdi:
İstanbul! Suyu serpmesem ne olurdu bilmem, ama içmediğime sevindim. Zaten bu
tepede içine yıldız düşen suyu hiç kimse içmeye kıyamamış.
Fatih,
bir bahar akşamı İstanbul'u buradan seyrederken verilen suyu tam içeceği sırada,
içinde bir yıldızın parladığını görünce durmuş. Gözlerini kaldırıp
vecd içinde
gök yüzüne bakınca, kâinattaki bütün parlaklıkların ışık ve renk aldığı
bir simâ ile karşılaşarak toparlanmış.
"Fütuhat
Yâ Resulallah!" diye nidâ etmiş. Bir anlık tefekkürden sonra da "Ben
bu şehri içeceğim" diyerek Bizans'ı göstermiş. Elli üç gün
sonra Ayasofyanın vaftiz taşı, bu su ile yıkanmış ve yerine yuvarlık bir
sebil yaptırılarak içine aynı sudan birkaç damlası dökülmüş.
O gün
bu gündür, o çeşmeden gümüş renkli su sesi eksik olmamış.
Yavuz Sultan Selim Şark seferine çıkarken bu tepeden İstanbul'u son defa temâşâ
edip seyre doyamayınca hemen yere diz çökmüş:
"Allah'ım,
bu aylar şehrine, nuru sönmeyen bir hilâlle dönmek nasib eyle" diye
dua etmiş.
O sırada Hasan Can, padişahın alnında biriken terleri silmeye çalışırken,
içinde yıldızların parladığını fark edince silmemiş. O ter orada kurumuş
ve içinde parlayan yıldızlar, padişahın gönül ülkesini nurlandırmış.
Avcı Mehmed, burada bir ceylana nişan alırken, onun gözünde yıldızların
parladığını fark ederek yayını gevşetmiş ve ceylanı vurmamış. Fakat
ceylan yanına gelerek okun temperini öpmüş. Gülhane'deki has bahçeye alınarak,
oraya gönüllü gelen ilk güzellik olmuş.
İkinci Mahmud, Yeniçeri Ocağının kaldırılmasını emreden fermanı burada
yazarken, kalemi hokkaya batıracağı sırada, mürekkebin siyah derinliğinde
bir yıldızın parlayıp söner gibi olduğunu hissetmiş. Fakat uzun bir
tereddüt sonunda kalemi daldırıp fermanı yazmış.
Ama İstanbul
sokaklarında öldürülen bazı yeniçerilerin kanlarında, geceleri yıldızlar
parlamaya devam etmiş.
Yıldızlar, bardaktaki suya yalnız burada düşermiş. Ve yalnız burada konuşurlarmış kendilerine dönen parlaklıklarla.