Reşit HAYLAMAZ
'Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimeti Bârî
Habîb-i Ekrem'in yârî, Ebâ Eyyûbi'l-Ensârî'
Gönüller Sultanın'ın misafir olduğu bir gönle misafir olabilme iştiyakıyla
bugün, bir nice Hak aşığı, gece-gündüz demeden, yakın-uzak bahanesine
takılmadan ve kar-yağmur-çamur dinlemeden hemen her dem feyze koşuyor
Eyüp açıklarında... Karanlığın koyuluğunda ışığa koşan kelebekler
misali geceye sultanlık yapan daha başka gönüllerle senin huzurunda
buluşup ayrı bir bayram yaşıyorlar. Mıknatıs misali bir caziben
var ki, ruhlar bir kere etrafında tavafa başlayınca bedenler onların
arkasına takılıp geliyor ve Kutlu Misafirin'le yaşadığın târifi
imkansız vuslata benzer bir başka huzur yaşanıyor etrafında..!
Hani ya, mukaddes
bir göçle Allah Rasûlü (sas) Medine'ye gelince, bir sevk-i ilâhiyle
senin hâneni şereflendirmiş ve sende misafir kalmıştı. Heyecandan
o gün kalbin yerinden çıkacak gibi olmuş, sevinçten kabın kabına
sığmıyordu, sığamazdı. Nasıl sığabilirdi ki gelen, kevn ü mekânın
sultanı, Allah'ın da Rasûlü'ydü. Evine geliyordu..! Hem bu geliş,
bir anlık da değil, Mescid-i Nebevî yapılacağı ana kadar devam edecek
bir misafirliğin başlangıcıydı. O'nun geldiği yerde yürekler, ayaklarının
altına serilip gönüllerde bayramlar yaşanmaz mıydı hiç!? Arada bir
gecelerimize misafir olduğunda çocuklar gibi sevinip kuşlar gibi
uçuyor, yıllarca tadını unutamayıp en tatlı hatıralarımız olarak
yâd etmiyor muyuz bugün!?
İlk defa adını,
Medine'nin ilk muallimi Mus'ab İbn Umeyr'den dinlemiş ve evinin
gülü Ümmü Eyyûb'la birlikte gönlünü O'na iki yıl önce açmıştın.
Bu öyle bir açıştı ki, kavuşabilmek için yüreğinde tufanlar kopuyor,
yanardağlar gibi sinen kabarıp iniyordu. Gönlündeki bu aşk ateşini,
ikinci Akabe gecesinde yaşadığın bir vuslatla kısmen serinletebilmiştin.
O gece, mübarek elini tutup, O'nu Medine'ye davet eden yetmiş kişinin
arasında sen de vardın. Ve işte bugün O, buraya gelmiş ve ne lütuf
ki, senin evini şenlendiriyordu. Artık bulmuştun ya, bir daha asla
ayrılmayacaktın.
Rasûlullah (sas)'in
alt kata yerleşmesine gönlün, hiç mi hiç razı olmadı, olamazdı.
Defalarca yukarı davet ettin; kabul buyurmadı. Olacak ya, bir gece
elin takılmış, su dolu testiyi kırmıştın. Etrafa su yayılmıştı.
Alt kata, en üsttekinin üstüne dökülecek diye öyle titremiştin ki,
damla damla takip ediyor ve dökülen suyu emsin diye üzerine yorgan-yastık
ne buldunsa atıyordun.
Kararlıydın.
Bunu vesile bilerek eşyalarını toparlayıp boşalttın hâneni ve yukarı
davet ettin Kutlu Misafirin'i. Fiilî bir durum vardı ya, kabul buyurdu.
Az değil, yedi
ay nefesini tuttun nefeslerini dinlemek, uykuyu unuttun gecelerindeki
derinliği sezebilmek için..! Ne sırlar vardı kim bilir aranızda,
giderken beraberinde götürdüğün..!
Medine'ye gelince,
Muhâcirlerle Ensârı kaynaştırmak için bir kardeşlik tesis etmişti.
Her Medine'li Ensâr, Mekke'den kopup gelen bir Muhâciri bağrına
basıyor ve öz kardeşten öte, arada kopmaz bir bağ örülüyordu. Ne
tevafuk ki, bu kardeşlikte sana düşen, Medine'nin ilk muallimi,
senin de ilk rehber ve üstadın genç Mus'ab idi.
Evin öylesine
şenlenmişti ki, bir tatlı su kaynağı gibi gelip gidenin, gidemeyip
tekrar gelenin haddi hesabı yoktu. Artık orası sadece bir ev değil,
aynı zamanda bir mekteb olmuştu. Allah Rasûlü (sas), fakirlerin
karnını burada doyuruyor, ihtiyaç sahiplerinin derdine burada çare
buluyordu. Hakka matıyye olmuştunuz ya, kimbilir O'nun duasında
kaç defa adınız geçmiş, karıncalanmış ellerini nur yüzüyle buluşturduğu
aydın gecelerinde kim bilir kaç defa yâd edilmiştiniz!?
Nihayet Mescid-i
Nebevî ve hâne-i saadetlerinin inşası tamamlanmış ve artık ayrılma
vakti gelmişti. Senin için, yedi aylık bir beraberlik yedi dakika
gibi gelip geçivermiş ve sanki bitmesini asla arzu etmediğin tatlı
bir rüyadan uyanıyor gibiydin. Gerçi bu, sadece bir mekân değiştirmeydi.
Bir defa çekim alanına girmiştiniz ya, ayrılmanız da mümkün değildi.
Ayrıca O, bir vefa insanıydı. Sonraki günlerde zaman zaman hânenize
gelecek ve unutmadığını fiilen gösterip sizi evinizde ziyaret edecekti.
O'nunla birlikte
Bedir'e katıldın, Uhud'da bulundun, Hendek'te Medine'yi müdafaa
ettin. Hayber'den Huneyn'e, oradan da Mekke'nin fethine kadar, Kutlu
Misafirin neredeyse sen de hep oradaydın.
Gün geldi vahye
şahitlik ettin, kalemle onu ebedileştirmede ulvî bir vazife aldın.
Yeri geldi, bir kalkan olup Rasûlullah (sas)'i korumayı kendine
vazife bildin; sabahlara kadar çadırının önünden hiç ayrılmayıp
nöbetler tuttun.
Devran dönüp,
evinden ayrıldığı gibi bir gün aranızdan da ayrılınca, herkes gibi
sen de yıkılmıştın. Gönlünün sahibiyle hemhâl olup dünya gözüyle
endamını süzerek lâl ü güher sözlerine muhatap olmak, artık bir
başka aleme kalmıştı. Kim bilir, ardından ne kadar ağladın ve nice
ağıtlar yaktın!?
Ancak bu, köşene
çekilmeni gerektirmiyordu. Bir defa bu yola baş koymuştun ya, köşene
çekilmek şöyle dursun, bunu düşünmeyi bile döneklik kabul ediyor,
yerinde duramıyordun, duramazdın. Şartlar ne olursa olsun, Allah
için nerede bir hareket varsa, mutlaka sen de oradaydın. 'Ey mü'minler!
... hep birlikte seferber olunuz' şeklindeki ilâhî emir, dilinde
sürekli tekrarlanan bir virdi zebândı.
Fırsat buldukça
kabrinin başına gidiyor, içten içe gözyaşı döküyordun. Bir gün seni
bu halde gören bir başka dostun, ikaz etmek istemiş ve Rasûlullah'ın
sünnetinde böyle bir ağıtın yeri olmadığını söylemişti. Zaten, yüreğini
yakan hasreti iliklerine kadar işlemiş ve kederden kıvrım kıvrımdın.
Senin maksadın neydi ve ne ile itham ediliyordun? Mahzun bir eda
ile ancak; 'Ben, bu mezar taşına değil, Rasûlullah'a geldim' diyebildin.
Ufkun o kadar
engindi ki, günü birlik harekete hiç mi hiç prim vermedin. İlk hareketi
almıştın ya, yerinde duramıyor, cepheden cepheye koşuyordun. Ebu
Bekir'le beraber koştun hilafeti süresince; Ömer'den hiç ayrılmadın;
Osman nereye gitmişse sen de oradaydın; Ali, fitnenin kaynadığı
yerde Hakk'ı temsilin timsaliydi senin için ve O'nun yanında kalmayı
yeğledin. Suriye'den Filistin'e, Mısır'dan Kıbrıs'a kadar gitmediğin
yer kalmamıştı, doğru bildiğin Hak adına.
Cevâhir kadrini
cevher fürûşân olan bilir derler ya, vefanın ne anlama geldiğini
bilenler de yok değildi. Basra'ya geldiğinde, bir başka Peygamber
âşığı İbn Abbas, halini anlamış ve evini de tahsis ederek seni içeri
davet etmişti. 'Evde ne varsa hepsi senindir' diyor ve yemin vererek;
'Sen Rasûlullah'a nasıl davranıp cömertliğini ortaya koymuşsan o
gün, bugün de ben sana öyle davranacağım' diye ahdini yeniliyordu.
Yirmi binlik borcuna kırk binlik bir mukabeleyle karşılık verdi.
İlâve olarak yirmi de köle vermişti emrine, hizmetini görsünler
diye..!
Artık yaşlanmıştın.
Ama yaşını öne sürerek arkada kalmayı hiç mi hiç düşünmüyordun.
Yine bir hazırlık vardı ve Kutlu Misafiri'nin müjdesiyle düşecek
bir kaleye, Kostantıniyye'ye gidilecekti. Yerinde durman mümkün
müydü? Allah için bir hareket olur da sen geri durur muydun? Hem
Allah Rasûlü (sas), orayı fetheden askeri tebcil edip kumandanına
yahşi çekmemiş miydi? Duramazdın. Kılıncını kuşandın, torunlarının
yardımıyla ve şehadete son bir iştiyakla yeniden yollara koyuldun.
Hâlin belîğ
bir lisan, kırkında kırk bahane arayan bizlere ne veciz mesajlar
sunuyor! Seksen küsurluk bir ömrü geride bırakmıştın ama baş-diş
ağrısı demeden, yorgunluk nedir bilmeden hep O'nun yolunda ve sürekli
yollardaydın.
Muhasara günlerce
devam etmiş ve bir türlü neticeye gidilemiyordu. Surlardan kızgın
yağlar dökülmesine, ok ve mancınıklarla mukabeleye rağmen Nebevî
müjdeye ulaşabilme iştiyakıyla düşman saflarına delicesine dalanlar
vardı.
Bu tablo karşısında
cemaatten değişik seslerin yükseldiğini duydun. Bu şartlarda düşman
saflarına hücum edenlerin yanlış yaptıklarını îma ile, 'Sübhanallah!
Kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor, olacak şey değil..!' gibi
sözlerle İlâhî Beyan'daki bir âyete işaret edip sözde istişhâd ediyorlardı.
Duydukların karşısında tüylerin diken diken olmuştu. Ortada düzeltmen
gereken bir yanlışlık vardı. Bekleyemezdin, hemen kalktın ve bir
yanlışı, yanlışımızı düzeltme adına en gür sesinle haykırarak burada
da üzerine düşen vazifeyi yerine getirdin:
'Ey insanlar!
Sizler bu âyeti ne hakla böyle tevil ediyorsunuz? Bir defa bu âyet,
Ensâr topluluğu olarak bizim hakkımızda indi. Zira, dine omuz veren
insanların adedi artıp işler yoluna girdiği yerde bizler, aramızda
oturarak, 'Biraz da mal ve mülkümüzle meşgül olup çoluk çocuğumuzla
ilgilensek' diye düşünmeye başlamıştık ki, gelen bu ayetle adeta
Allah (cc), kulağımızdan tuttu ve, 'Allah yolunda malınızı harcayın
da, (kenara çekilmek suretiyle) kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye
atmayın.' diye bizi ikaz etti. Zira esas tehlike, dünyanın cazibesine
kapılarak mal ve mülkün arasına dalıp kenarda kalmayı yeğlemek ve
netice itibariyle mal ve canımızla Allah yolunda koşturmaktan geri
durmamızdı.'
Bugün, işimize
gelmediği veya nefsimize hoş gelen yerde nice tevil ve yorumla ortalığı
sulandırıp, kenara çekilme adına onca bahane arayışımıza mukabil,
Mesih nefesli benzeri ikazlara ne kadar ihtiyacımız var, bir bilsen..!
Savaştı ya,
sen de yaralanmıştın. Uzanıp yatırıldığın yerde artık ebedî yolculuk
vaktinin geldiğini düşlüyordun. Evet, sevgiline, O'nun ebedi sevgisine
kavuşacaktın.. hem de O'nun için çıktığın bir yolculukta bir vuslattı
bu... Akabe'ye giderken hissettiğin heyecanın birkaç mislini duyuyor
ve ayrı bir iştiyakla o anı bekliyordun. Elbette senin için bundan
daha büyük bahtiyarlık olamazdı. Ancak kalbin biraz buruktu. Zira,
nihayetinde bir vuslat olsa da, anlaşılan o ki, müjdeyi yaşayamadan
gidecektin ve kalbini, tatlı bir hüzün halinde bunun üzüntüsü sarmıştı..!
Bir ara, torunun
yaşındaki komutanın Muaviye'nin oğlu Yezid yanına geldi ve bir ihtiyacın
olup olmadığını sordu.
Evet, senin
de bir ihtiyacın vardı. Dünya gözüyle surları geçip o kutlu müjdenin
tahakkukunu görememiştin ya, en azından, gün gelip surlar ardına
kadar kapılarını imana açtığında o huzuru toprağın altından seyredip
yaşamak istiyordun. Zira, üstünde tekbir ve tehlil seslerine karışmış
kılıç şakırtılarını, at kişnemelerini ve bir nice yiğidin bülendi
âvâz gür sesini duyduğunda bu fethin gerçekleştiğini anlayacak ve
Rabbine ayrı bir hamd ile kabrinde huzur soluklayacaktın. Dudaklarından,
etrafındakileri şaşkına çeviren şu cümleler sıralanmaya başladı:
'Şayet burada
ölürsem' diyordun. 'Bedenimi bir bineğin üstüne bağlayın ve uzağa,
götürebildiğiniz kadar düşmanın içine, surların dibine götürün ve
oraya, ayaklarınızın altına gömüp geri dönün.'
Zira biliyordun
ki, bugün olmasa da yarın mutlaka Kostantıniyye fethedilecekti.
Müjdelenen sadece Kostantıniyye miydi? Elbette hayır. Gün gelecek,
Kostantıniyye'ye kadar taşıdığın bayrak, üzerine güneşin doğup battığı
her yere ulaşacak ve Muhammedî sadâ dalga dalga dünyanın dört bir
yanında yankılanacaktı. Muştusunu vermemiş miydi Son Nebi, boynuna
sarılıp ağlayan kızı Fâtıma'nın gözyaşlarını silerken? 'Yeryüzünde
kerpiç ve tuğladan yapılmış hiçbir ev; deve tüyünden, keçi kılından
ve koyun yününden örülmüş hiçbir çadır kalmayacak ki, temelinde
çile ve ıstırap yüklü bu dava oraya ulaşmış olmasın..!' Ne mutlu
onlara ki ruhu, ruh dünyanla özdeş binlerce 'mefkûre muhaciri' bugün,
işte bu duygu ve düşünceyle dolu, dünyanın dört bir yanında senin
düşüncelerini temsil için yarışıyor..!
Gün gelecek,
o huzuru da yaşayacaktın. Kostantıniyye'yi İstanbul yapan bir başka
kumandan, asırlar sonra o müjdeyi bizzat yaşayıp sana bu hazzı da
tattıracaktı. Karanlık bir çağın mumunu söndürüp aydınlığa yeni
bir kapı aralayan bu genç serdar, böylelikle arzunu, her mü'minin
arzusunu zamanın bir behresinde gerçekleştirmiş oluyordu.
O gün, Fatih
de bir arayış içindeydi. Zira O'nun için de sen, Rasûlullah'ın yâdiğârı
mukaddes bir emanettin ve mutlaka seni bulup mezarının başına gelecek,
elinde derlediği gülden buketlerle ruhuna bir fatiha gönderecekti.
Bir keşifle gözlere âyân oldun ve bugünkü mekânın yükseldi etrafında..!
Bir defa bulmuştuk
ya seni, o günden sonra hep uğrak yerimiz oldun, yollarımız yanından
kıvrılıp gitti çoğu zaman. O kadar ki, sultanların her tahta çıkış
merasimi senin huzurunda yapılır oldu ve kılıçlar senin nezaretinde
kuşanıldı bellere, uzaklara giderken teberrük olsun diye..!
Surların dibine
gözünü diktiğinde tekbir ve tehlil seslerini uzaklara, daha da uzaklara
götürememenin ıstırabını duyuyordun ya, işte bugün günde beş defa
o coşkulu Muhammedî sadâ, senin mekânından yükselerek her daim ruhlarımızı
okşuyor. Ve bizler, aramızdaki varlığınla sermest ve seni misafir
etmekle pek hoşnutuz; zaman zaman gönlünü kıracak yanlışlıklarımız
olsa da umarız sen de bu hoşnutluğa, ayrı bir hoşnutlukla mukabele
ediyorsundur..!
İşte bugün,
gecenin zifiri karanlığında ışığa koşan kelebekler misali dört bir
yandan sana koşup gelen bu insanlar, taşıdığın ruhla metafizik gerilime
geçme ve getirdiğin bayrağı uzaklara, daha da uzaklara taşıyabilme
adına mekânında gönül balanslarını ayarlayıp yolda, yolunda olmanın
coşkusunu yaşıyorlar. Bu coşkuyla tehliller yükseliyor Eyüp ufuklarında
ve yine bu coşkuyla iman ve Kur'ân'a sadakatimizi gözden geçirip
huzurunda mânevî kılınçlarımızı kuşanıyoruz bellerimize..! Umarız
bu coşkuyu duydukça sen, huzur dolu meskeninde ayrı bir haz alıyor
ve; 'İşte bize, Allah ve Rasûlü'nün vadettiği şey de bu' deyip,
Allah ve Rasûlü'nün sözüne sadakate imanımız noktasında kimbilir
bize neler fısıldıyorsundur?!..
Binler selâm
sana.. mefkûrene.. yoluna ve yolunun âşıklarına!.. Kostantıniyye'ye
kadar getirdiğin bayrağı, burç burç ötelere, daha da ötelere taşımaya
and içmiş mefkûre muhacirlerine!..
|