2.
Sünnetin Dindeki Yeri
Yukarıda
işaret ettiğimiz gibi sünnet, Peygamber Efendimiz'den Kur'an dışında
sadır olmuş her türlü söz, fiil ve takrirlerden oluşmaktadır. Daha
kısa ve fıkıh usulü alimlerinin anlayışına uygun bir anlatımla "Sünnet,
Allah Resülü'nün söz, fiil ve takrirlerinden ibarettir." Şer'î
delillerin ikincisi olan sünnetin tarifinde "peygamberlik"
kaydı, vaz geçilmez unsurdur. Böylece sevgili Peygamberimiz'in,
peygamberliğinin başlangıcından vefatına kadar, Kur'an dışında söylemiş
olduğu her söz veya yaptığı her fiil sünnet içinde yerini almış
olmaktadır. Bu söz ve fiillerin ümmete yönelik genel bir hüküm getirmiş
olması ile özel kişilere veya kendi zatına yönelik olması arasında
hiç bir fark yoktur. Yine onun fiilinin yaratılışla ilgili (cibillî)
olup olmaması da neticeyi değiştirmez. Bütün bunlar, sonuçta farklı
hükümlere bağlansa bile, "Peygamber'den sadır olan söz ve fiiller"
olarak "sünnet" kavramı ve kapsamı içindedir. Kimine vacip,
kimine mendup, kimine mekruh v.s. denilmesi, kiminin ümmetin tamamına
yönelik, kimilerinin belli bazı kişilere has olması ayrı bir konudur.
Yalnız
burada bir kere daha işaret edelim ki, Hz. Peygamber'in sözlerini
"sünnet" kavramından ayrı düşünmek isteyenlere, buna gerekçe
olarak da başlangıçta sünnet denilince Hz. Peygamber'in sadece fiillerinin
anlaşıldığını, sözlerinin o çerçevede düşünülmediğini ileri sürenlere
iltifat edilmemelidir.
Bu
kapsamdaki sünnetin delil olduğunda bütün müslümanlar icma etmişlerdir.
Yani "sünnet"'in dinde delil olmadığını söyleyen hiçbir
kimse veya grup bulunmamaktadır.
Öte
yandan, Kitab'ın Sünnet'e göre üstün olduğu konusunda da bir görüş
ayrılığı bulunmamaktadır. Zira Kitap, lafız olarak Allah katından
indirilmiş, ibadetlerde okunması emredilmiş, bütün bir insanlık
en küçük süresinin benzerini getirmekten aciz kalmış ilahî bir beyandır.
Sünnet ise bu vasıflara sahip değildir. Bu açıdan bakıldığı zaman,
delillerin sıralanmasında sünnet, elbette Kitap'tan sonra gelmektedir.
Kur'an'da
sünnetin hukukî delil olduğunu gösteren ayetler bulunmaktadır. Bu
sebeple sünnete ait her hangi bir delilin, mesela çelişki halinde
olduğu sanılan bir ayetin zahirini korumak maksadıyla dikkate alınmaması,
sünnetin delilliğini gösteren ayetlerin tamamının dikkate alınmaması
anlamına gelir.
Diğer
taraftan Peygamber'in mucize göstermesi, rabbinden tebliğ ettiği
şeylerin güvenilir, doğru ve hatadan korunmuş olduğunu isbat eder.
Demek oluyor ki Kitap ve Sünnet'ten her biri yek diğerini desteklemekte
ve doğrulamaktadır. Dinde delil oldukları da aynı derecede kesindir.
İmam
Şafiî'nin ifadesiyle Kur'an'ın okunan, sünnetin rivayet olunan vahiy
olması, önce bu kaynak birliği içindeki iki delil arasında herhangi
bir çelişkinin bulunmamasını gerekli kılar. Buna bağlı olarak da
şayet görünürde bir çelişki varsa, bu takdirde, her ikisi de ayet
olsaydı ne yapılacak idiyse öyle hareket edilmesi lazım gelir. Biri
sünnet delilidir, ötekisi Kitap'tır deyip hemen birincisinden vazgeçme
şeklinde bir yola gidilmemeli, gerekli ilmî araştırma yapılmak suretiyle
cem-te'lif, nesh veya tercih gibi çözüm yollarına baş vurulmalıdır.
Sünnet,
Kur'an karşısında üç görev üstlenmiştir: Te'kid, tefsir, teşrî'.
Te'kid: Sünnet herhangi bir hükme Kur'an gibi delalet eder, yani
her yönüyle Kur'an'ın hükmüne uygun bir beyanda bulunur. Mesela,
"Namazı kılın ve zekatı verin", "Ey inananlar, oruç
size farz kılındı", "Kabe'ye gitmeye yol bulabilene haccetmek
Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır" ayetlerinde mutlak
olarak ifade buyurulan İslam'ın şartlarını bir de "İslam beş
temel üzerine kurulmuştur" 1
hadisi, -uygulamaya yönelik hiç bir açıklama getirmeksizin- sadece
hüküm açısından beyan etmektedir. Yine "Mallarınızı aranızda
haksız sebeplerle yemeyin..." 2
ayeti ile "Hiç bir müslümanın malı, kendi gönül rızası
bulunmadan helal olmaz" 3
hadisi tam bir uyum içinde aynı manayı ifade etmektedirler.
Burada
akla, sünnetin Kur'an'a verdiği destek ve teyid, Kur'an için bir
kıymet ifade eder mi? şeklinde bir soru takılabilir. Bu husus, Sünnet
ile Kur'an arasındaki kaynak birliğinden doğan bir uyumu göstermesi
yönüyle ele alınmalıdır. Kur'an için değilse bile, Kur'an'ın muhatapları
açısından sünnetin teyid ve te'kidi elbette büyük bir anlam ifade
eder. Buradaki beraberlik, diğer noktalardaki birlikteliğin ve uyumun
göstergesi olarak kabul edilmelidir.
Tefsir
veya beyan: Sünnet, Kur'an'da bulunan herhangi bir hükmü herhangi
bir yönden açıklar. Buna genellikle, kısaca temas edilmiş (mücmel)
hükümlerle, anlaşılması kolay olmayan (müşkil) hükümlerin açıklanması,
mutlak hükümlerin belli kayıtlara bağlanması (takyid), genel hükümlerin
özelleştirilmesi (tahsis) denilmektedir. Mesela namaz ve zekatın
uygulama biçim, ölçü ve şekillerine açıklık getiren hadisler, yine
"beyaz iplik siyah iplikten sizin için ayırt edilinceye
kadar” 4 ayetindeki
beyaz ve siyah iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ile gecenin
karanlığı olduğunu belirten hadisler ve yine "inanıp
da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar.."
5 ayetindeki zulümden kastın,
"şirk" olduğunu açıklayan hadis, sünnetin bu özelliğini
ortaya koymaktadır.
Sünnetin
en yoğun şekilde icra ettiği görev Kitab'ı açıklamaktır. Bu sebeple
"Sünnet Kitab'ın açıklayıcısıdır" denilmiş ve Kitap ile
Sünnet arasındaki ilişki de açıklayan-açıklanan (mübeyyin-mübeyyen)
alakası olarak tesbit edilmiştir.
Sünnetin
bu iki fonksiyonu (te'kid ve tefsir) hakkında İslam bilginleri arasında
herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.
Teşrî:
Kur'an'ın herhangi bir hüküm getirmediği konuda sünnetin bir hüküm
ortaya koyması demektir. Bu konu alimler tarafından tartışılmıştır.
Bazı alimler, "Allah Teala, Peygamber'e itaati farz kılmış
ve Peygamber'in kendi rızasına uygun davranacağını bildiği için
Kitap'ta hükmü belirtilmeyen konularda Peygamber'e hüküm koyma yetkisi
vermiştir" dediler. Bazıları da "Hiç bir sünnet yoktur
ki, onun mutlaka Kur'an'da bir aslı bulunmasın. Namazın nasıl kılınacağını
gösteren sünnetin, namazın kılınması emrini getiren ayete dayandığı
gibi diğer konulardaki teşriî sünnetler de mutlaka bir ayete dayanır.
Peygamber neyi haram veya helal kılmışsa, onları Allah tarafından
bir açıklama olmak üzere ortaya koymuştur" dediler.
Bir
kısım alimler de, "Peygamberin sünnet olarak ortaya koyduğu
her şey, onun kalbine Allah Teala tarafından konulan hikmetten ibarettir.
Peygamber'in kalbine konulan şey, onun sünneti olmaktadır"
dediler.
Bu
görüşler sünnetin müstakil olarak hüküm getireceğinde birleşmekte,
sadece Peygamber'in tek başına ortaya koyduğu hükmü, doğrudan doğruya
Allah'ın yardımına dayanarak kendiliğinden mi ortaya koyduğu, yoksa
kendisine vahiy mi edildiği, ya da kalbine ilka ve ilham mı edildiği
noktasında biribirlerinden ayrılmaktadırlar. İhtilaf aslında işte
bu değerlendirme ve ifadelendirme noktasında yoğunlaşmaktadır.
Kitap'ta
olmayan bir hükmü sünnetin belirlemesi Kitab'a muhalefet anlamına
gelmez mi? diye sorulabilir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür:
Kitap
üzerine yapılan ziyade şu üç halde bulunabilir:
1.
O konu Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından ortaya
konulmamış olur.
2. Var olan bir hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) olabilir. (Tabii
sünnetin mütevatir olması halinde bu ihtimal düşünülebilir)
3. Hükmü bir konuya tahsis edici (muhassıs) olabilir.
Bu
demektir ki, Kitap üzerine ziyade -eğer böyle bir şey varsa- ya
hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) veya bir konuya ait kılıcı (muhassıs)
olacaktır. Bu iki halde de iyi düşünüldüğü zaman iki yönün bulunduğu
anlaşılacaktır:
a.
Kitab'ın (yani ayetin) beyanı.
b.
Kitab'ın bir açıklama getirmediği konudaki hükmü tek başına (müstakillen)
açıklaması.
Muhassıs,
bir taraftan genel olan nassın hükmünü, o hükme dahil olanların
bir kısmıyla sınırlarken, diğer yandan da o genel nassın kapsamından
çıkarılanların hükmünü tek başına beyan etmiş olur. Mesela "Bunların
dışında kalanlar size helal kılındı" 6
ayetinden sonra Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem "Kadının,
halası ile aynı nikah altında birleştirilmesi haram olur. Nesep
yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur” 7
buyurmuştur. Bu şu demektir: Ayetteki "bunların dışında kalanlar"
ifadesinden maksat, dışında kalanların hepsi değil, bazılarıdır.
Bu durumda ayet bu bazılarının helalliğine delalet etmiş, fakat
hüküm dışında kalanların hükmünü açıklamamış olur. Resülullah'ın
beyanı muhassıs olarak hem bu bazı fertlerin o genel hükmün dışında
olduklarını, hem de hüküm dışına çıkarılmış olanların haramlığını
açıklamış olur. Yani muhassıs hem ayetin hükmünü açıklar, hem de
ayetin sükut ettiği noktanın hükmünü tek başına (müstakillen) ortaya
koyar. Bu sebeple Kitab'ı tahsis, takyid veya nesh eden sünnete
ait delillerin beyan ve müstakillik olmak üzere iki yönü bulunduğu
dikkatten uzak tutulmamalıdır.
O halde yukarıdaki esas ve açıklamalar çerçevesinde sünnetin müstakillen
teşri kaynağı olduğu açıklık kazanmaktadır. Fıkıh kitaplarında görülen
"Bu konunun meşruiyeti sünnetle sabittir" ifadeleri de
sünnetin müstakil teşri kaynağı kabul edildiğini gösterir. Mesela,
mest üzerine mesh etmek, yağmur duası ve namazı, şüf'a, lukata,
içki içene verilecek ceza bu tür konulardandır.
Burada
şu hususa da dikkat edilmelidir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem,
herhangi bir hükmün tebliği konusunda hataya düşmekten korunmuştur.
Bu hüküm ister vahy-i metlüv isterse vahy-i gayr-i metlüv ile indirilmiş
olsun; ister müstakil hüküm koyucu, ister beyan edici veya isterse
teyid edici olsun, hatadan korunmuşluk açısından farketmemektedir.
Hatta şeriatın tamamı vahy-i gayr-i metlüv şeklinde yani sünnet
olarak gönderilmiş olsaydı bile, o yine hataya düşmekten korunur,
tebliği de bağlayıcı olurdu. Nitekim peygamber olarak gönderilmenin
şartları arasında kendisine mutlaka bir kitap indirilme kaydı bulunmamaktadır.
Öte yandan Allah Teala'nın, peygamberine kitabında indirmediği bir
hükmü tebliğ etmesini emretmesine mani herhangi bir hal de söz konusu
değildir. Zira "Allah yaptıklarından kimseye hesap
verecek değildir".8
1
Buharî, îman,!, 2; Müslim, îman 19-22
2 Bakara süresi (2), 188
3 Ebü Davüd, Menasık 56
4 Bakara süresi ( 2), 187
5 En'am süresi (6), 82
6 Nisa süresi (4), 24
7 Buharî, Nikah 27; Müslim,
Nikah 33
8 Enbiya süresi (21), 23
|