T.C.
BAŞBAKANLIK
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı

B. ISKAT VE DEVİR

Bilindiği üzere, ıskat, sözlükte “düşürmek” demektir. Dinî terim olarak ise; “Kişinin sağlığında çeşitli sebeplerle edâ edemediği namaz, oruç, kurban, adak, kefâret... gibi dinî mükellefiyetlerinin, ölümünden sonra fidye ödenerek düşürülmesi, böylece o kişinin bu tür borçlarından kurtarılması” anlamını taşır.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Oruca dayanamayanlar, bir yoksul doyumu fidye öder...” (Bakara Sûresi âyet:184) buyurulmaktadır. Bu âyet-i celilenin hükmüne göre, oruca dayanamayan veya mazeretleri sebebiyle Ramazanda ve diğer zamanlarda devamlı olarak oruç tutmaktan âciz kimselerin, her bir oruç günü için fidye ödemeleri yeterlidir. İslâm fakihlerinin çoğunluğu (cumhur-u fukaha), mezkûr âyet-i celilede, “oruç yerine fidye ödenmesi hükmü”ne illet olan vasfın “acz” olduğuna hükmederek, mazeretli veya mazeretsiz orucunu tutmamış ve kaza etmeden vefat etmiş olan kimselerin oruç borçları için de fidye ödenebileceğini, hatta bu kimselerin bu konuda vasiyette bulunmalarının gerektiğini ifade etmişlerdir. Çünkü ölen kimse artık oruç tutmaktan âcizdir. O halde, bunların durumu, tutamadıkları oruca karşı fidye vermeleri nassla sabit olan kişilerin durumuna kıyas edilebilir. Ölenin bu konuda vasiyeti varsa, bu kıyas hükmü daha da kuvvet kazanmış olur.

Görüldüğü üzere, oruç tutmaktan devamlı olarak âciz kişilerin, oruç yerine fidye ödemeleri nassla sabittir. Çeşitli sebeplerle oruç tutmamış ve kaza da etmeden vefat etmiş kimselerin oruç borçları için fidye ödenmesi ise, ölümle artık bunların kazası konusunda acz meydana geldiği için, söz konusu nassın hükmüne kıyas edilmiştir. Bu itibarla, çeşitli sebep ve zaruretlerle oruç tutmamış ve kaza edecek zaman ve fırsat bulduğu halde kaza da etmemiş olan bir kimse, ölüm esnâsında, şayet malı varsa, borçlu olduğu her gün için, fakire bir fidye verilmesini vasiyet etmelidir. Bu takdirde, defin masrafı ve varsa borçları düşüldükten sonra, terekenin üçte birinden bu vasiyetin ifâsı gerekir; üçte ikisi ise varislerin hakkıdır.

Vasiyet yoksa, mirasçılar bunu yapmağa mecbur değildir; fakat isterlerse, miras malından, miras bırakmamışsa veya yetmezse kendi mallarından teberru olarak da verebilirler.

Oruç için bu şekilde yapılacak ıskat, dinî hükümlere uygundur.

Iskat-ı salâta gelince:

Bir kimsenin namaz borçlarının fidye ile ödenebileceğine dair kitap ve sünnette ne bir nass, ne de işaret vardır. Makîsün aleyh (nassla sabit olan hüküm), ma’kul olmadığı, yani oruç ile fidye arasında aklen anlaşılabilen bir benzerlik bulunmadığı için, namazın oruç ıskatı ile ilgili hükme kıyası da mümkün değildir.

Esasen kolaylık ve meşakkat itibariyle de, -ister edâ, ister kaza olsun- namaz, oruç gibi mütalaa edilemez. Çünkü abdest alamayanın teyemmümle, ayakta duramayan veya oturamayanın yattığı yerde sadece başı ile imâ ederek namaz kılması mümkündür. İma ile namaz kılmaktan âciz kimseler ise namazlarını tehir ederler, kaza imkânı bulamadan ölürlerse, sorumlu olmazlar.

Oysa oruç, meşakkatli bir ibadettir. Belirli mazeretler sebebiyle tehiri de caizdir. Kesin zaruret olmadıkça, namazın kazaya bırakılması ise caiz değildir. Nitekim, namaz borcunun da fidye ile zimmetten düşebileceği konusunda İmam Muhammed’in “ez-Ziyâdât” adlı eserinden nakledilen “namaz fidyesi de inşallah kifayet eder...” ifadesi dışında, herhangi bir mezhep imamının veya müçtehidin içtihâdı nakledilmiş değildir.

Kaldı ki, İmam Muhammed’in, henüz gayrı matbu olan mezkûr eserinin, kütüphanelerdeki müteaddit yazma nüshalarında yapılan araştırmada, söz konusu ibareye rastlanamamıştır.

Ancak meşâyıh-ı Hanefiyye (Hanefi fakihler), her iki ibadetin de bedenî ve üstelik namazın oruçtan daha önemli oluşunu dikkate alarak, namaz borcunu da oruç borcunun hükmüne katmışlar, böylece her bir namaz borcu için yoksula bir fidye ödenmesini ihtiyat olarak tavsiye etmişler ve bunu güzel (müstahsen) bir iş saymışlardır.

Vakıa, bununla bir kimsenin namaz borçlarının düşeceği söylenemez. Nitekim, İmam Muhammed’e nispet edilen ifade de “inşallah” kaydının yer alması bunu göstermektedir. Fakat yoksulların sevindirilmesi sonucu Cenab-ı Hakk’ın affının tecellisi umulur. Hiç olmazsa, sadaka sevabı verilir, günahlarının bağışlanmasına vesile olur. Nitekim bir âyet-i kerimede “Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir.” (Hûd Sûresi, âyet: 114) buyurulmuştur.

Ayrıca, fukahanın beyanına uygun olarak (her namaz borcu için bir fidye ödenmek suretiyle) yapılacak bu uygulama, içtimaî yardımlaşma açısından büyük önem taşır.

Bir günde vitir ile beraber altı vakit, bir ayda 30x6=180 vakit bir yılda kamerî takvim hesabıyla 12x180=2160; güneş yılı hesabıyla 365x6=2190 vakit namaz olduğuna göre; sözgelimi yirmi yıllık namaz borcu olduğu kabul edilen bir kişinin iskat-ı salâtı için, bir günlük yiyecek bedeli ile, yoksullara ödenmesi gereken meblağ 20x2190x1 günlük yiyecek bedelidir ki, bununla çarpımı toplumda sosyal yardım ve refahın sağlanmasında küçümsenmeyecek bir meblağ ortaya çıkarmaktadır.

Ancak, zamanımızda bunun böyle yapılmadığı, belli bir miktar paranın fakire verilmesi ve onun da güya hamiyetli davranarak, aldığı bu parayı veren kişiye hibe etmesi ve ödenmesi gereken meblağ tamamlanıncaya kadar bu kabul ve hibe işinin devamı demek olan “devr usûlü”nün uygulanmakta olduğu bilinmektedir.

Vakıa, özellikle son asırlarda telif edilmiş bazı fıkıh ve Türkçe ilmihal kitaplarında, “ölenin terekesinin üçte biri veya ıskat-ı salat için vasiyet ettiği mal yahut da bu maksatla teberru edilmiş olan meblağ, bu iş için kâfî gelmediği takdirde, devr usûlüne gidilebileceği...” ifade olunmuştur. Ancak, söz konusu uygulamanın aklî ve naklî hiçbir mesnedi yoktur. Yukarıda açıklandığı üzere, her bir namaz borcu için ayrı fidye ödenerek yapılacak iskat-ı salat ile namaz borçlarının bile zimmetten düşmesi kesin olmayıp, ancak bir ihtiyat olmak üzere tavsiye edilmişken, aklî ve naklî hiçbir delile dayanmadığı halde, basit bir formalite ile namaz borçlarının düşeceği düşüncesi ile bazı ihmalkâr müslümanları namazsızlığa sevk eden ve üstelik ıskat-ı salat ile yapılacak içtimaî yardımlaşmayı da engelleyen devrin dinî bir vecibe sanılarak, müslümanlar arasında yaygınlaşmış olması üzücüdür. Ayrıca, amacından sapmış olan bu uygulamanın bir kısım meslektaşımızın ve özellikle mihrap hizmetinde bulunan teşkilatımız mensuplarının, toplum içindeki güven ve itibarlarının zedelenmesine, yerli-yersiz itham ve şaibeler altında kalmalarına yol açtığı Başkanlığımıza intikal eden olay ve bilgilerden anlaşılmaktadır.

Fıkhî hükümlere göre, ıskat-ı savm ve ıskat-ı salat’ın ölünün velisi veya vekil edeceği bir kişi tarafından yapılması gerekir.

Esasen ıskatla ilgili işleri yerine getirmek din görevlisinin vazifeleri arasında yer almamaktadır.

Teşkilatımız mensupları, fidye miktarının dinî ölçülere göre tespiti, oruç ve namaz fidyelerinin kimlere ve nasıl verileceği hususlarında cenaze sahiplerine, gerektiğinde yol göstereceklerdir.

İmkânlar dahilinde fakirlere sadaka vermek, hayır işleri yaptırmak, hayır kurumlarına yardımda bulunmak, geride kalanların ölüler için yapabilecekleri en uygun davranıştır.

Ancak bunu yaparken ölenin varisleri arasında fakirler, yetimler, ihtiyaç sahibi eş ve çocuklarının bulunması halinde (ölenin vasiyeti dışında) bunların mallarından ıskat, tasadduk ve devir yapılarak mağdur edilmeleri asla câiz değildir.

Halkımız bu konularda aydınlatılacak, görevlilerimiz bunun dışında ıskat ve devir işlerine karışmayacaklardır.

www.diyanet.gov.tr'den alınmıştır

ana sayfa