16-18. AYETLER (RABB'İN MEYDAN OKUYUŞU VE AZGINLIĞIN CEZASI)

 

Hayır, eğer bundan vazgeçmezse (onu) perçem(in) den yakalarız. O yalancı günahkar perçemden. O zaman (o gitsin) de meclisini çağırsın. Bizde Zebanileri çağırırız."

 

Ayettin basında geçen “Kella”nın tefsirinde değişik yorumlar yapılmıştır.[395]

l- Ebü Cehîl'i tehdit ve men etmektir.

2- Ebü  Cehîl'in  Muhammed'i  yakalarsam  boynunu   ezeceğim sözü reddedilmektedir.

3- Ebü Cehîl`’in, "Allah'ın kendisini gördüğüne" dair bilgisini reddir. Mana, "Hayır! o, Allah'ın kendisini gördüğünü bilmemektedir." şeklindedir.

 

            Yukarıdaki görüşlerden birinci görüş ayetin ve sürenin sıyakına uygundur. Zira bundan önce geçen “Kella” tehdit içeren taaccübü ifade etmektedir. Bir sonra gelecek olan “Kella” da aynı şekilde " o azgının durumunu ret ve korkutmadır. Arada kalan “Kella” için en uygun olan "tehdit ve men etmek" manasında olmasıdır.

            Zikredilen diğer iki görüş, ayetin sıyakına pek uygun düşmemektedir. Buna göre:”Kella”ya, "Ebü Cehil'in Resul'ün boynuna basacağını reddetme" manasını vermek, daha önce ayetler de böyle bir şey zikredilmediği için kabul görmemektedir. 

            Bir evvelki ayette Ebü Cehîl'in, "Allah'ın gördüğünü" bilmediği ”Elem Ya’lem bi ennalahe yera” hayret ifadesiyle anlatılmıştır. “Kella” yı ikinci bir defa nefy için kullanmanın manası yoktur.

 

            “Lein” lafzındaki “Lam” kasem için başlangıçtır. Şanı uluhiyyetime yemin olsun, Celalim hakkı için eğer...[396] demektedir.

 

            “Le Nesfean” da ki “Sef’in”ne olduğu konusunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.[397]

1) Bir şeyi tutup çekmek manasındadır.[398] İbni Abbas'ın, Kureyş luğatına göre "Tutmak" manasında olan “Le ne’huzenne” şeklinde bir kıraati vardır.[399]

2) Vurmak (Tokatlamak) manasınadır.

3) Karalama manasınadır. “es-Sef’u” sac ayağı (üzerine tencere konulan üç taş)

manasında olduğundan kendisine bu karalama manası verilmiştir. Buna göre mana "onun alnını cehennem ateşi ile karalayacağız." dır.

4) “Le nesimmenehu” Damga vurup işaretleyeceğiz" manasınadır, İbni Abbas "biz, burnunun

üzerine damga vurup onu işaretleyeceğiz" [400]ayetinin Ebü Cehîl hakkında indiğini söylemiştir.

5) “Le nüzillennehü” Onu zelil edeceğiz manasınadır.

            

            Yukarıda zikredilen görüşler içinde en uygun, birinci görüştür. Alından çekip sürüklemek: yüze vurmadan, tokat atmaktan, damgalamaktan çok daha etkili ve zelil edicidir.[401] "Ateşle karalamak" anlamını vermek ise, Ebü Cehîl'in cezasını cehennem azabına tecil etmek olur. Rezil ve zelil etmeyi, tehdit etmeyi yalnız ahirete ait kılmaktansa, hem bu dünyaya, hem ahirete şamil olan bir yorum kullanmak daha yerindedir. Ebü Cehîl bu dünyada rezilliğin en büyüğünü yaşamıştır. Zayıf, çelimsiz, ufak boylu bir sahabi olan [402]  İbni Mes'ud tarafından boynu kesilmiştir, İbni Mes'ud taşımaya gücü yetmediği için perçeminden tutup sürükleyerek çekmiş ve Resulün huzuruna getirmiştir.[403]

 

            Alından, perçemden tutup çekilmek Türkçe’de de " Yüz üstü sürünme" deyimiyle beddua şeklinde kullanılmaktadır. Alın, başın bir parçasıdır. Baş ise, insanın şahsiyetini, şerefini temsil etmektedir.Başın dik durması, öne eğilmemesi insanın alnı açık olduğunu, utanacak bir şeyi olmadığını, şerefli olduğunu göstermektedir. Baş, adeta insanı temsil etmektedir. Bu manayla bağlantılı günümüzde ; "Baş ağır gerek kulak sağır.- Baş başa bağlı baş da padişaha. -Baş sağ oldukça börk eksik olmaz. -Başa gelen çekilir. -Başı göğe erdi. -Başı tasa geldi. -Başından neler geçmedi. -Başına gelen bilir. -Başını bu uğurda verdi." Gibi atasözler ve deyimler bol bol kullanılmaktadır.[404]

            

            Kur'an hattında “Le nesfean”  olarak yazılan kelimenin sonunda şeddeli bir nün vardır. Orijinal hat “Le nesfeeanne” şeklindedir. Vakıf halinde cezimli nün elife çevrilmiştir.[405]

Ayette, Abdullah İbni Mes'üd'dan “ Le esfeanne bin-Nasiyeh ve Le esfean” şeklinde iki değişik kıraat rivayet edilmiştir [406].

 

            Kuran’da iki defa zikri geçen [407]  “Nesiyeh” alına sarkan saç perçemine denir. Saçın bulunduğu yer (alın) manasına da geldiği söylenmiştir.[408]

 

            Ayette alın –perçemin zikredilmesi, Ebü Cehîl ve onun yolunda gidenleri azapla tehdit etmede bütünleyici bir mana taşımaktadır. Başın insanı temsil etmesi gibi onun bir parçası olan alnın da insanla bütünleşen bir manası vardır. "Alın yazışı değişmez. Alna yazılan başa gelir. Alın yazısı gibi deyimler; [409] alnı ak olan insanın şerefli bir insan olduğunu, alnından çekilip atılan kimse ise şeref ve kişiliği adına her şeyini kaybettiğini ifade eder.

“Le Nesfean” kelimesinde kullanılan biz tabirinden kasıt, Allah ve melekleridir.[410]

“Nasiyetin Kazibetin Hatieh - O yalancı günahkar perçeminden”

 

            Bu ayette geçen “Nasiyeh” kelimesi bir önceki ayette geçen“Nasiyeh” lafzından bedeldir.

Günahkarlığı ve yalancılığı alna yüklemek, edebî bir tabirdir. Alın, insanın şerefi ve şahsiyeti için bir semboldür. Sembolün yalancılığı ve günahkarlığı, tabiatıyla sahibinin yalancılığını ve suçluluğunu ifade etmektedir.

“Kazibeh”Ebü Cehîl'in yalancılığını, çok boyutlu incelemek mümkündür. Onun sataşmadığı, yalanlamadığı değer kalmamıştır. Ebü Cehil, nübüvveti kabul etmediği, Resül’e sihirbaz, kahin dediği için, hem Allah'a hem Resulüne yalan ve iftira atmış, gücü yetmeyeceğini bildiği halde "Vallahi şayet Muhammed'i Kabe'de görürsem boynuna basacağım" demiştir.

Ayette geçen “Hatieh” kelimesi günahkar (suçlu) manasındadır. “Hatie”kökünden gelen bu kelime "günahkar, suçlu" manasını taşımaktadır. “Ehtaa”kökünden gelen “el-Muhti’” ise "hatalı"  manasınadır. Birinci tabirde kötü kasıt vardır. Cezasını çekecektir, îkincisinde ise niyet kötü değildir. Cezası da yoktur.[411] Ebü Cehîl'in yaptığı şeyler bir hata değil, kasıtlı olarak yapılan hareketlerdir, buna göre o suçludur ve günahkardır.

“ Fel yed’u Nadiyehu Seneduz-Zebaniyeh” O zaman o (gitsin)de meclisini (adamlarını) çağırsın. Biz de zebanileri çağırırız.

 

            Ayetin iniş sebebi olarak İkrime, İbni Abbas kanalıyla şu hadis zikredilmiştir:

“ Abbas 'tan rivayet edildiğine göre. Peygamber (a. s) bir kere sinde Kabe 'de namaz kılıyordu. Ebü Cehîl sinirli bir şekilde gelerek ben seni bundan nehy etmedim mi? (diye sordu) Peygamber (s.a.v.) de ona dönerek ağır konuştu, (sert cevap verdi) .Ebü Cehîl dedi ki: Sen benim taraftarımdan daha çok hiç kimsenin taraftarı olmadığını gayet iyi biliyorsun. Bunun üzerine Allah-u Teala " O zaman o gitsin demedim (taraftarını) çağırsın. Bizde zebanileri çağırırız " ayetini indirdi. İbni Abbas derki; Vallahi şayet o meclisini çağıracak olsaydı Allah-u Teala 'nın zebanileri onun canını alacaklardı.” [412]

 

            “en-Nadii” Kavmin toplandığı meclise denir. "Meclis, kulüp, parlamento, kurultay" [413] olarak çevirebileceğimiz kelimeden kastedilen mana, " O meclisin ehli ve insanlarıdır." Zira çağırılan meclis değil belki de orada bulunan insanlardır. Aynı kökten gelen “en-Nida” toplanmaya çağıran ses manasınadır.

 

            Razî, bu ayette geçen olayın, bir mucizeyi ortaya çıkardığını söyler. Zira ayette geçen "çağırsın" emri, Ebü Cehîl' i kendi kulüp adamlarını çağırmaya teşviktir. Dostlarını çağırdığı an, zebaniler de gelecektir. Ebü Cehîl bu tehditten sonra böyle bir olaya cesaret edememiş, böylece Resul'ün mucizesi ortaya çıkmıştır.[414]

 

            Allah'u Teala’nın (...çağırsın..... çağırırız) ifadelerinin altında Ebü Cehîl'le alay etmesi ve tehdit etmesi yatmaktadır. Ebü Cehîl, yukarıda zikrettiğimiz rivayette de geçtiği gibi kendiyle, kulüp arkadaşlarıyla devamlı övünmektedir. Çağırdığı an o arkadaşlarının hemen geleceğim, istedikleri işi yapacaklarını zan etmektedir. 

            

            Ebü Cehîl'in meclisi olarak bilinen "Darünnedve" Kureyş'li müşriklerin ileri gelenlerinin üyesi olduğu, faaliyetleri, Müslümanlar aleyhinde komplolar geliştirmek olan bir kulüptür.[415] Maddi güç ellerinde olduğundan  halledemeyecekleri, yok edemeyecekleri hiç bir kuvvet olamayacağı zannına kapılmışlardı. Ne var ki bu komploların hepsi teoride kalacak, pratikte ortaya hiç bir şey çıkmayacaktır. Gerçek kuvvet sahibi olan Yüce Allah, tuzak kuranların tuzaklarını en iyi şekilde başlarına geçirecek ve Resul 'ünü hiç bir zaman yalnız bırakmayacaktır.[416] Allah her zaman Resulü’ne askerlerini göndererek yardım edecektir. Çünkü "Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır.[417] Yüce Rabb'in ordularını ancak kendisi bilir." [418]

 

            Allah'u Teala'nın kudretinin karşısında bir hiç olarak bile ifade edilemeyen Ebü Cehîl'le, yüce Allah bu dört kelimeyle (Felyedu Nadiyehu- Seneduz- Zebaniyeh) alay etmiş, Resulü’nün kalbini güvenle doldurmuştur.

Ayette Abdullah İbni Mesüd'un “Fel yedu ila nadiyehu”  şeklinde (harfi cer ziyadesiyle) bir  okuyuşu vardır.[419]

 

 “ Seneduz-Zebaniyeh-Bizde zebanileri çağırırız.”

 

                Kök olarak “Zebene-Yezbinu”ikinci babdan gelen bu kelime, öteye itmek, kakmak, manalarını taşımaktadır.[420]

“Zenetin-Nake” devenin sütü sağılırken attığı çifte için kullanılmakta,

“el-Harbu tezbinun-nas”Savaşın insanları çarpıp darmadağın ettiği zamanda kullanılan ifade, “Reculun fihiz-Zebbuneh” (banın şeddesiyle) Kibirli (olduğundan hakkı elinin tersiyle iten kabullenmeyen) insan için kullanılmıştır,

“Zebanel akreb” Akrebin kuyruğundaki çatallara denir. Onunla adeta istemediği şeyleri itmektedir.[421]

Katade der ki:”ez-Zebaniyeh” Araplarda, polislere (koruyucu ve def edici) kişilere

verilen addır." Ferra'ya göre, meleklerden bir gurup, hem ellerini hem de ayaklarını  kullanarak itme işini gerçekleştirdikleri için onlara bu ad verilmiştir.Kesaî'ye göre ise, Onlar Kuran’da "gayet katı, şiddetli" [422] şeklinde nitelendirilen meleklerdir.[423]

 

            “ez-Zebaniyeh” kelimesi çoğuldur. Tekili ise: Kesaî'ye göre: “Zibniyyun”  Zeccac'a göre, “Zibniyyetün” Ahfeş'in bir rivayetine göre: “Zebani”diğer bir görüşüne göre “Zabinün”  dür. Bazıları ise müfredinin Araplar tarafından bilinmediğini ileri sürerek müfredi olmayan bir çoğul olduğunu söylemişlerdir.[424] Bütün bu görüşlerin ortak noktası “ez-Zebaniyeh”in azap melekleri olduğu noktasındadır.

Bu kelime, Türkçe’de de aynı ifadelerle  kullanılmaktadır. Sözlüklere baktığımızda  "Cehennemlikleri   cehenneme atmaya memur melek" şeklinde açıklandığını görmekteyiz.[425]

 

            Ayetten çıkan manaya baktığımızda, “ez-Zebaniyeh”  hakkında zikredilen görüşlerin

ayetin sıyakına uymadığını görüyoruz. Zira ayette ifade edildiğine göre, Ebü Cehîl kulüp arkadaşlarını çağırdığı anda zebaniler tepelerine binecektir. Nitekim yukarıda zikredilen hadis de aynı ifadeler kullanılmaktadır, İbni Abbas der ki; Vallahi şayet o meclisini çağıracak olsaydı Allah-u Teala'nın zebanileri onun canını alacaklardı." [426]

 

            Kurtubî'de geçen bir rivayette ise "onu perçeminden yakalarız" ayeti indiğinde, Ebü Cehil "Ben de kavmimi çağırırım, onlar beni senin Rabb'inden korur" diye cevap vermiştir. Resülullah, "o meclisini çağırsın biz de zebanileri çağırırız." ayetini okuduğunda ise “ez-Zebaniyeh”kelimesini duyan Ebü Cehîl korkuyla kaçmıştır. Kendisine "Muhammed’ten korktun mu?" diye soranlara "hayır, O'ndan korkmadım. Ancak onun yanında bir atlı, beni zebanilerle devamlı tehdit ediyordu. Ben zebaninin ne olduğunu bilmiyordum. Atlı bana doğru yöneldiğinde beni yemesinden korktum" dedi.[427]

 

            Anlaşıldığına göre ayette dikkat çekilmek istenen şey, azabın Ahirete yönelik yüzünün yanında, Dünyada da böyle bir cezalandırmanın olabileceği hususudur. Ayette geçen zebanileri, Ahiret de  cehenneme iten azap melekleri olarak nitelendirmektense Allah'ın askerleri şeklinde yorumlamak daha gerçekçi olacaktır. Zaten bu askerlerin Allah yolunda verilen savaşlarda Müslümanlara yardım ettikleri Kur'an ayetleriyle sabittir.[428]

 

            17 ve 18. ayetlerin tefsirinde Bursevî, mistik bir yorum yaparak değişik bir açıdan yaklaşmıştır. Bu yoruma göre, Ebü Cehîl, "nefs-i emmare" yi temsil etmektedir. Onun meclisi ise, arzu, heves ve zulmet karanlıklarıdır. Allah takva üzere yaşayan kullarım, nefs-i emmarenin eline vermeyecek onları kendi fazlıyla koruyacaktır.[429]

 

Dipnotlar

395 Razî, XVI/ 423; İbn Aşur, XXX/ 449.

396 Hak Dini Kur'an Dili, VIII/ 5960.

397 Razî, XVI/23

398 İbni Kuteybe, Tefsîri Garibi'1-Kuran, s. 533, Beyrut 1978, Daru'l-Kütübü'l-İlmiyye.

399 Abdullah İbni Abbas, Kitabu Ğarîbi'l-Kur'an, s. 78.

400 Kalem, 68/16.

401 Seyyid Kutup, Kuran’da Edebi Tasvir, s. 23, Trc.:Süleyman Ateş, İst. 1967, Hilal Yayınları.

402 Köksal, Hz-Muhammed (s.a.v.) ve İslamiyyet, II/ s. 76.

403 a.g.e., aynı sayfa.

404 Milli Kütüphane Genel Müdürlüğü/Türk Atasözleri ve Deyimleri, 1/50, 51, 2. B, İst. 1992, M.E.B. Yayınları.

405 Kasımî, Mehasinu't-Te'vîl, XVII/ 6215.

406 Muhammed Ahmed Hatır, Kıraatu Abdullah İbni Mesud, s. 175, Kahire 1990, Daru'l-İ'tisam.

407 Hüd, 11/56; Rahman, 55/41.

408 Razî, XVI/ 24.

409 Türk Atasözleri ve Deyimleri, 1/21, 22.

410 Razî, XVI/ 23.

411 a.g.e.,s.21.

412 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, Bab.85, Hadis no: 3348.

413 Hak Dini Kur'an Dili. VIII/ 5961.

414 Razî, C. 16, s.25.

415 Kureyş kabilesinin atası sayılan Kusay (0.480), Huzaa kabilesiyle giriştiği mücadele sonucu Kabe'ye bakma ve Mekke'yi idare etme işini üzerine alınca Kureyş kabilesinin kollarım birleştirdi; daha önce çadırlarda yaşayan Mekkeliler'i Kabe merkez olmak üzere Mekke ve çevresine yerleştirerek onların meskenlerde yaşamalarım sağladı. Bu arada bazı Arap kabilelerinin elinde bulunan dinî vazifeleri, değiştirilmemesi gereken dinî gelenekler olarak gördüğü için yine onlara bıraktı. Kabe, hac ve Mekke idaresiyle ilgili sidane, hicabe, sikaye, rifade ile nedve ve liva görevlerim ise kendi üzerine aldı. Yaklaşık 440 yılında Kabe'nin kuzeyine, tavafa başlanan yerin arka tarafına Darünnedve denilen toplantı yerini yaptırdı ve kapışım da Kabe'ye doğru açtırdı. Darünnedve esas itibariyle bir asiller (mele') meclisiydi. Her türlü savaş ve barış kararının alındığı, görüşlerin belirlendiği, nikah merasimi ve ergenlik çağma gelmiş genç kızların gömlek (dir') giyme törenlerinin yapıldığı bu meclise Kusay oğulları'ndan başka Mekke'deki Kureyş boylarının kırk yaşından yukarı başkanları katılabilirdi. Hz. Peygamber ve Hulefa-yi Raşidîn zamanında ne maksatla kullanıldığı bilinmeyen Darünnedve'yi Muaviye b. Ebü Süfyan, Kusay'ın oğlu Abduluzza'nın torunlarından Hakîm'den veya Kusay'ın büyük oğlu Abdüddar'ın torunu îkrime'den satın almış ve burası hac için Mekke'ye gelen Emevî ve ilk Abbasî halifelerinin ikametine ayrılmıştır. Bu durum Harünürreşîd'in, "daru'l-imare" (hükümet konağı) adı verilen daha geniş bir binayı ikametgah olarak seçmesine kadar devam etmiştir. Halife Mutazıd Billah zamanında ise (892-902) sütunlar eklenerek bina Mescid-i Haram'a katılmıştır. Bugün Darünnedve'nin yerinde müezzin mahfili bulunmaktadır. İslam Ansiklopedisi, VIII/ 555, İSAM.

416 Duha, 93/3.

417 Fetih, 48/4.

418 Müddessir,74/31.

419 Hatır , Kıraatu Abdullah İbni Mes'üd, s. 175.

420 Lisanu'l Arab, III/ 1808.

421 a.g.e.

422 Tahrîm, 66/6.

423 Lisanu'l Arab, III/1808.

424 a.g.e.

425 Mustafa Nihat Özön, Büyük Osmanlıca-Türkçe Sözlük, s. 793, 5.B, Ankara 1973, İnkılap ve Aka.

426 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, Bab.85, Hadis no: 3348

427 Kurtubi,XX/126.

428 Tevbe, 9/26, 42; Ahzab, 33/9; Feth.48/4; Müddesir , 74/31.

429 Bursevî, X/478.

 

icindekiler
ana sayfa