AYETLERİN TEFSİRİ

 

1. AYET (NÜBÜVVETİN TESCİLİ)

 

             “Yaratan Rabb'in adıyla oku”

 

             Oku, îlahi vahyin, metafizik alemin, fizik alemi ile bağlantısının ilk emridir, îlahi vahyin insanlarla irtibat kurduğu ilk mesajda; "Rabb'inin adıyla oku " şeklindeki isim tamlamasında önemli bir vurgu vardır. Ayet bir emirle başlıyor. Bu bize, îlahi iradenin ve hakimiyetinin kudretini göstermektedir.“Rabbike” ifadesin ise, Allah'ın kuluna olan rahmetine ve yakınlığına dikkat çekilmektedir.

 

            “Rabbike”isim tamlamasında, "Rab" kelimesinin tekil olarak kullanılması vahyin ilk başladığı andan itibaren nüzul süresince de devam edecek olan Kuran'ın en önemli mesajı olan Allah'ın tevhidine ince bir gönderme içermektedir.

Vahyi getiren Cibril, hadislerden de anlaşılacağı üzere "Oku" emrini üç kere tekrar etmiştir. Burada "oku" diye emredilmektedir. Çünkü emir, yukarıdan aşağıya yani Allah'tan kuluna inmektedir. Ancak bu emri yerine getirememenin acziyetini ifade eden Peygamberimiz " ben okuyamam ki" demiştir. Zira Resul, gerçekten de okuma yazma bilmemektedir.

 

            Acaba bu " oku " emrinden kast edilen nedir?

" Oku " emrinden kast edilen, aslında bizim bildiğimiz manada yazılı bir sayfadan veya kitaptan okuma değildi. Zira Kuran’da da belirtildiği üzere O'nun bu manada okuma yazması yoktu. Nitekim İbni îshak'ın rivayetini hariç tutarsak hiç bir rivayette Cibril'in yanında bakarak okuyacağı bir kitabın indiği zikredilmemiştir.

 

            Buna göre " oku " emri," Hafızadan olan okumaydı." Çünkü o, şimdiye kadar hiç bir şekilde, hiç bir kitap okumamıştı. Ancak bu ilk emirle kendisine ilerde tilavet edeceği zihinden okuma müjdesi verilmiştir. [192]

Kur'an-ı Kerîmde kıraatin, tilavet (zihinden okuma) manasında olduğunu beyan eden ayetler vardır. Mesela İsra süresinde “Onu bir Kuran alarak (ayet ayet) ayırdık ki O'nu insanlara dura dura (ara vererek) okuyasın. [193]

Diğer bir ayette; "... ve (bana) Kur'an okumam (emredildi) [194]

Bu iki ayette geçen kıraat, yazılmış bir kitaptan okuma manasında değil de, zihinden okuma manasınadır.

Günümüzde de böyle bir anlatım, kullanılmaktadır. Okuma yazması olmayan bir kimseye, ezbere bildiği veya kendine öğretildiği herhangi bir şeyi "oku" diye hitap ettiğimiz vakidir.

 

            Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v.) zamanında günümüzde kullanılan manada okuma yazma bilenlerin oranı   çok düşüktü. Sahabeden okuyup yazan kişiler azınlıktaydı.Kuran’ın tespit ettiği bu gerçeğe Cum'a süresinde "O’dur ki ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitap   ve hikmeti öğreten bir Peygamber (s.a.v.) gönderdi..." [195]diye işaret edilmektedir.

Kuran’ı Kerîmin indiği yıllarda, vahyin, taşlara kemiklere yazılması, okuma yazmanın yaygın olmadığının diğer bir işaretidir. Buna göre sahabe, Kuran’da geçen Kur'an 'dan kolayınıza geldiği kadar okuyun " [196] ayetinden anladıktan mana, olsa olsa" zihinden okuma" manasındaki bir okumadır.

 

            Ayette geçen "Oku" emrinin ifade ettiği diğer bir mana. Okumak; salt başkalarına okuyup haber vermek manasında değildir. Diğer bazı ayetlerde geçen "Onlara Nuh'un haberini de oku " [197] " Onlara İbrahim’in haberini de oku " [198]ayetlerindeki "okuma", o hikayeyi (kıssayı) okumasıdır. Konumuz olan ayette geçen "Oku” emri ise insanlara bunu hikaye etmeksizin sadece okumak manasınadır.

Ayetteki "İkra" emri genel (mutlak) olup kendisinden sonra gelen (Bismi Rabbike) kelimesi ile kayıt ( Takyîd) altına alınmıştır.[199]

 

            "İkra" kelimesinin luğatta, Okumak, tebliğ etmek, taşımak, toplamak gibi manaları bünyesinde bulundurmaktadır.[200]

Ancak bazı araştırmacılara göre, kelimenin kökeni Arapça asıllı değildir. İbrani’ce bir kelime olan “İkra” o dilde Huşu ile kutsal metinleri okumadır. (to solemniy recite sacred texts) [201]Sonra da günümüzde kullanılan, yazılı bir şeyden okuma manasında kullanılmıştır.

 

            Arap dilinde kitaptan okuma ile zihinden okuma arasında küçük de olsa bir nüans farkı vardır. Kitaptan okuma için daha çok “Tela”fiili kullanılmakta, zihinden okuma için “Karee”" fiili kullanılmaktadır. Buna göre bazı müfessirler ayette geçen “İkra” emrini “Ütlü” şeklinde tefsir etmişlerdir. [202] Ne var ki Arap dilinde yaygın olan, “İkra”fiili, gerek kitaptan gerek zihinden okumak için de kullanılmaktadır.[203]

“İkra”emrinden kasıt, vahy edilecek şeyleri okumaktır. Ancak bazı müfessirler, “Bismi Rabbike” deki Ba’yı yi zaid kabul ederek, emirden maksat, "Allah'ın ismini okumaktır" demişlerdir. Bu görüşte olanlara göre  taktir, "Rabb'inm ismini oku" şeklindedir. [204]

 

            Ancak bu okumayı Rabb'in ismine hasr etmektense, vahyin tümüne şamil tutmak daha sahihtir.[205] Zaten ilk vahiyde Resul'un okuyamamasının sıkıntısı da bu yüzdendir. Şayet oku emrinden kasıt, Rabb'in ismini okumak olsaydı bu emri yerine getirmek zor bir şey olmazdı. Kaldı ki, Kuran’da birçok ayette, Rabb'in isminin zikredilmesi emredilmiştir. Ancak kullanılan ifade “Zikret " şeklindedir.

 

            Oku emri nübüvveti mi yoksa Risalet'i mi haber veriyor?

Vahyin başlangıcı olarak kabul edilen Alak süresinin ilk ayetleri Nübüvvetin tescili anlamındadır. Zamanla Nübüvvetin yanma, tebliğ görevi de verilmiştir. Ancak oku emri,

"Nübüvvetin başlangıcını" ifade etmektedir. [206]

Bu görüşümüzü bir takım delillerle desteklememiz mümkündür.

1- Daha önceden de zikrettiğimiz gibi ilk vahiyde tebliğin açıktan açığa haber verildiğini konu alan rivayetler zayıftır.

 

2- Ayette geçen "Yaratan Rabb'in adıyla oku" ayetinde mana olarak: "Risaleti, (bu okuma olayını) insanlara tebliğ et." gibi bir anlam yoktur.

 

3- Fetret devri olarak kabul edilen Alak süresinin ilk ay etlerinin inmesiyle, Müddessir süresinin ilk ayetlerinin inmesi arasında geçen vakitte, Risaletin tebliğ edildiğine dair elimizde herhangi bir bilgi yoktur. 

            

            Sîyer kaynak kitapları bu dönem hakkında bir bilgi sunmamakta sadece   ilk Müslüman olanlarla ilgili bilgiler vermektedir. Buna göre, kadınlardan ilk Müslüman olan Hz. Hatice, erkeklerden Hz.Ebü Bekir, çocuklardan Hz.Ali kölelerden ise Zeyd'tir. Bu bilgiler doğrudur. Ne var ki, bu kişilerin İslamla müşerref olmaların zamanı, tam olarak belirlenmemiştir. Acaba Alak süresinin ilk ayetleri nazil olduktan hemen sonra mı, yoksa fetret devrinden sonra mı  Müslüman olmuşlardır? Bunu kesin olarak belirlemek mümkün değildir. 

Bu meyanda;

a- Hz-Hatice'nin hemen Müslüman olduğu bilgileri elimizde mevcuttur. Ancak Resul, ilk vahy kıssasını Hatice'ye o heyecanla anlatırken tebliğ niyetiyle anlattığı pek düşünülemez. Belki de yaşadığı olayları onunla paylaşmak istemiştir. Bu konudaki rivayetlerde, Resul’un, bu olayı Hz.Hatice'ye anlatırken tebliği içeren herhangi bir ifadeye rastlanmamaktadır.

b- Ali'nin Müslüman olduğuna dair rivayetler vardır.

Tirmizî'nin; İsmail b. Musa, Ali b. Musa, Ali b. Abis, Müslimu'1-Mela iyyi, Enes b.Malik tarikiyle rivayetine göre, “O'na, Nübüvvet pazartesi günü verilmiş. Ali ise çarşamba günü Müslüman olmuştur.”[207] Bazı tarih kitaplarında da bu görüşü destekleyen rivayetler bulunmaktadır. [208] Ancak aynı konu etrafında birbirini tutmayan rivayetler de vardır.[209]

 

4- Müddessir suresinde inzar (uyarma) yi açıkça ifade eden ayet vardır. " Kalk, uyar" [210] Kurtubî bu ayetin tefsirini Mekkelileri - şayet Müslüman olmazlarsa- azapla korkut, şeklinde tefsir ettikten sonra, Risaletin bu ayetle başladığına dikkat çekmiştir.[211]

 

5- Alak süresinin ilk ayetlerinin inişinden sonra bir müddet vahyin kesilmesi, Müddesir'in ilk ayetlerinden sonra yoğunlaşarak devam etmesi, Alak süresinin ilk ayetlerinin nübüvvetin habercisi, Müddessir süresinin ilk ayetleri ise. Tebliğin habercisi olduğunu bize gösteriyor.

 

6- Allah-u Teala'nın, Kuran’ın hükümlerini insanlara vahy etmede kademe kademe anlatım usulü, nübüvvet- tebliğ ilişkisinde de geçerlidir. Peygamberimize ilk olarak yalnızlık sevdirilmiş, bir müddet sonra Alak süresinin ilk ayetleriyle Nübüvvet bildirilmiş, Müddessir süresi ile de tebliğ başlamıştır. Yalnız kalma sevgisi nübüvvete hazırlık, nübüvvet ise tebliğ için hazırlık ve geçiş dönemini kapsamaktadır.

 

            "İsmi Rabbike” tabirinde "Rab" ismi, zikredilmiştir. Nitekim vahyin başlangıcında inen ayetlerde Allah-u Teala'nın fiilî bir sıfatı olan "Rab" ismi tercih edilmiştir.

Alak suresinde “Rabbinin adıyla.." [212]

Müddessir süresinde "-Rabbini tekbir et (O'nun büyüklüğünü an) [213] "Rabb'in için sabret" [214] ve benzeri ayetlerde Allah'ın "Rabb" sıfatı tercih edilmiştir.

Bu tercihe şöyle bir yorum getirmemiz mümkündür: Cahiliye toplumuna baktığımızda, o toplumun bir çok tanrılar (rabler) edindiğini, adeta bunu moda haline getirdiğini görüyoruz. Ali İmran suresinde " Allah'tan başka tanrılar edinilmemesi istenmiş, [215] peygamberlerin de tanrılar edinilmemesine vurgu yapılmış, [216] " Hahamların ve rahiplerini Allah'tan ayrı Rabler edindiler" [217]ayeti ile Tevhit dininden ayrıldıklarına dikkat çekilmiştir.

 

            O dönemde herkesin evinde özel bir tanrısı (rabbi) vardı. Sürdürdükleri bu anlayışlarına gerekçe olarak " biz bunlara sırf bizi Allah'a yaklaştırsın diye tapıyoruz.[218] iddiasında bulunmuşlardı. Sahte tanrıların bu kadar bol olduğu bir toplumda yaşayan Muhammed (a.s), gerçek Rabb'ini bu ayetlerle hissetmiştir.Yüce Allah Rabb sıfatını Resulle bitiştirerek ona karşı olan rahmetini, şefkatini hissettirmiş ve onun bundan böyle kendi terbiyesi altında olduğunu hissettirmiştir.

 

            Burada dikkati çeken başka bir husus ta, “ el-Haliku, el-Vehhabu, -el-Muizzu” gibi bir sıfat değil de fiilî sıfatlarının içinden özellikle " Rab " sıfatının seçilmesidir. Bilindiği gibi Rab sıfatı, yetiştirmek, büyütmek, sahiplenmek anlamlarına gelmektedir. Bu açıdan, Rab şifalının fiilî sıfatların içinde önemli bir ayrıcalığı vardır. Terbiye sıfatı, diğer sıfatların içinde bu anlamıyla da tezahür etmektedir. Mesela: Rububiyet, Allah-u Teala'nın  “el-Fettah, el-Rezzak, el-Vehhab ”  gibi rızık ve bağışla ilgili olan sıfatlarla canlıların yetiştirilmesi ve büyütülmesi, "el-Müiz, el-Müzil, el-Hafid, el-Rafi” gibi sıfatlarla ise insanların ceza ile terbiye edilmesinde ön plana çıkmaktadır.

 

            “Ellezi Halak” Alak Suresinde Allah 'u Teala’nın sıfatlarından ilk olarak "Rab" ,

ikinci olarak da   “Halik” (yaratıcı) sıfatı zikredilmiştir. Yaratma ile Rububiyet arasında

direk bir bağlantı vardır. Zira yaratma olmadan terbiyenin hiçbir türü gerçekleşemez. İnsanın terbiyesi için ilk önce kademe kademe nutfe, alaka, mudğa, izam, lahm yaratılma aşamaları gerçekleşmelidir. Çünkü yaratmak en büyük terbiye, en büyük nimettir. "İnsan önceden hiçbir şey değilken kendisini nasıl yarattığımızı düşünmüyor mu?  [219] Yaratmanın devamlı olmasında, Yüce Allah'ın Rububiyet sıfatı vardır.

Yaratmadaki terbiye, varlığın basit yapısından başlayıp, yavaş yavaş mükemmele

erişmesidir.

            Alemin her noktasında, varlık ve hayatın bulunduğu her yerde, Rububiyyet'in etkisi görülmektedir.

Vahyin ilk ayetlerinde arka arkaya zikredilen "Halaka-Rab" sıfatlarının özellikle ilk inen ayetlerde seçilmesinde başka bir takım hikmetler de vardır.

Allah'u Teala kendi sıfatlarından olan işitme. Görme, Konuşma, îlim, îrade gibi bir çok sıfatı insanoğluna da bahşetmiştir. Ancak yaratma sıfatı Allah-u Teala'nın kendine has bir sıfatıdır, insanlar için kullanılması, mecaz haricinde, mümkün değildir.

 

            Yaratma Arap dilinde: "Bir şeyi eşi, benzeri ve  geçmişi olmaksızın ortaya çıkarmak" manasında kullanılır. Allahu Teala'nın yarattığı her şey, daha önce benzeri bulunmayan varlıklardır. Nitekim ayette “İyi bilin ki yaratma ve emir O' nun dur.[220] Diğer bir ayette, “Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mıdır? [221] Başka bir ayette ise "'Attığınız meniyi gördünüz mü? Siz mi onu yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?[222] buyrularak Allahu Teala'nın Yaratma sıfatına dikkat çekilmiştir.

            

            Arap toplumu, cahiliyede birçok tanrıya taptıkları halde, gerçek yaratıcının onlar olmadığını, her şeyi yaratan bir îlah'ın bulunduğunun farkındaydılar. "And olsun onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka "Allah" derler.” [223] Yüce Allah, Kuran’da birçok ayetlerde "Yaratan" olan Allah'a ibadet etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize kulluk edin ki, (Allah 'ın) azabından korunasınız.” [224]

"Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah) tan korkun.” [225]

"Size ne oluyor ki, Allah için saygı (göstermek) istemiyorsunuz. Oysa O, sizi çeşitli merhaleler halinde yarattı” [226]

"Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” [227]

"Halaka" filinin birinci ayette zikredilmesini diğer bir hikmeti ise: İnsanı bütün

kemalatıyla yaratmaya kadir olan Yüce Mevla, "İnsana okumayı bilmese dahi, o melekeyi verdiğine" tembih etmektir.[228]

 

            Alusî, "Halaka" fiili için, lazım (geçişsiz) veya müteaddî (geçişli) olmak üzere iki

veçhin de caiz olduğunu zikretmiştir. [229] Bu iki değişik takdirden birbirine yakın iki mana çıkmaktadır.

1- “Halaka” fiilini lazım olarak kabul ettiğimizde mana: " Kendisinden yaratma meydana gelen, yaratmayı kendisine ait kılan, O'ndan başka yaratan bulunmayan" şeklindedir.

2- “Halaka” fiilini müteaddi kabul ettiğimizde ise mana:" O yüce zat her şeyi yaratandır" şeklindedir. [230]

 

Dipnotlar

192 İbni Aşür, XXX/ 435;

193 İsra,17/106.

194 Neml,27/92.

195 Cum’a, 62/2.

196 Müzemmil, 26/69.

197 Yunus,10/71.

[1]98 Şuara, 26/96

199Kirmanî, el-Burhan Fî Tevcîh-i Müteşabihi'l-Kur'an, s. 298, Mısır 1993.

200 İbni Manzür, Lisanu'lArab, V/3563, Kahire ty, Daru'l-Mearif.

201 Watt, Montgomery, Muhammed at Mecca, s. 47, Oxford, Clarendon Press, 1953.

202 İbni Aşür, XXX/ 45.

203 Binti'ş-Şatiî, et-Tefsîru'1-Beyanî lil-Kur'ani'l-Kerîm, II/15.

204 Kurtubî, XX/ 119; Muhammed Cemaluddin el- Kasimî, Mehasinu't- Te'vîl, XVII/ 513, Tahrîc, Muhammed Fuad Abdulbakî, Halebî.

205 Alüsî, XXX/ 179.

206 Muhammed İzzet Derveze, et-Tefsîru'l Hadîs, I/ 23, Kahire Ty, Halebî.

207 Tirmizî, Kitabu'l- Menakib, 21/ 3728 .

208  İbni Kesîr, es-Sîretu'n-Nebeviyye, 1/212.

209 a.g.e., aynı sayfa.

210 Müddessir, 74/2.

211 Kurtubî, XIX/ 61

212 Alak, 96/3.

213 Müddessir, 74/3.

214 Müddessir, 74/7.

215 Ali İmran, 3/64.

216 Ali İmran, 3/80.

217 Tevbe, 9/31.

218 Zümer, 39/ 3.

219 Meryem, 19/ 67.

220 A'raf, 7/54.

221 Fatır, 35/3

222 Vakıa, 56/58,59.

223  Lokman, 31/1.

224 Bakara, 2/21.

225 Şuara, 26/184.

226 Nuh, 71/13,14.

227 Mü'minün.23/115

228 İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu'1-Beyan, X/472, İst. 1389, Eser.

229 Alüsî, XXX/ 180

230 Bursevî, X/ 472; Ni'metullah Mahmut, Tefsiru Cüz'i Amme, Tahkik: Mahmut Şelebi, Mısır 1930, Daru'l Fikri'1-Arabî.

 

icindekiler
ana sayfa